KENYA

Posted on: Cuma, Eylül 3rd, 2010
Comments: 0

Kenya

Normal şartlarda 12 saat süren bir tren yolcuğu, trenin her şekide durmadan hareket ettiği bir durumda nasıl 12 saat rötar yapar? YOL= HIZ x ZAMAN denkleminin işlemediği yerler buraları…

GÜNEY AFRİKA

Posted on: Salı, Mayıs 4th, 2010
Comments: 1

Güney Afrika

Gerçek hikaye seneryadon esinlenildi…

1.Coffee Shop’tan çıkış

Coffee Shop’ta kahvesini içti. Elinde kitapçıdan aldığı yeni kitabı vardı: Do You Think You’re Clever?  Mağdur Cape Town’ın en işlek sokağı Long Street’de hosteline doğru sadece önüne bakarak yürüyordu. Saat akşam üstü 5 suları…

2.Süpermarketin önü

Kafasını tek kaldırdığı yerde mağdurun gözüne bir siyahi adam çarptı. Göz göze geldiler. Adam sanki kitlenmek için bir göz arıyordu. Mesafe az olduğu için mağdur yolunu değiştiremedi.

Hırsız
Hey man can you give me some money to buy food?

Mağdur
No speak english…

3Karşıdan karşıya geçerken

Endişelenen mağdur kafasını neden kaldırdığını kendince sorgularken karşıya geçmeye karar verdi. Hızlandı. Hostele sadece 200 metre vardı. Hırsızı karışıya kendine doğru gelirken gördü. Hırsızın yanında biri daha vardı. Mağdur etrafında girmek için bir restoran, cafe, mağza vs… aradı. Ama tam dört yol ağızı kılıklı bir yerdeydi. İçinde bulunduğu duruma küfür etti.

4.Soygun Anı

Karşıya geçen hırsız ve yaveri tekrar para istediler. Mağdur tekrar ingilizce bilmiyor numarası yaptı. Yaver son derece dost bir tavırla:

Yaver
Were are you from?

Mağdur
Turquia

Mağdur o an adama cevap vermenin mi yoksa anlamsızca Turquia demenin mi saçmalağını kendince tartarken güneş ışıklarının yansımasını gözünde hissetti. Biraz boynunu eğdi ve hırsızın elindeki bıçağı gördü. Hırsız acınası halinden çoktan çıkmıştı.

Sokakta insanlar yürümeye devam ediyordu.

Hırsız elinde tutuğu bıçağı kısmen saklayarak:

Hırsız
If you do not give me all your paper money I will stab you…

Mağdur
What money?

Hırsız
Paper

Mağdur
Ahhhh. ok ok

Parasını verdi. Ama olay çok saçmaydı. Sanki aynı lisanı konuşmayan biri diğerine yol tarifi sordu.  Mağdur cüzdanını istemediklerinden dolayı mutluydu. Yaklaşık 400 Rand (52 USD) gitmişti. Yanına pasaportunu, fotoğraf makinasını, kamerasını almadığı için kendini kandırırcasına sevindi.

5.Hostel

Geldi. Odasına oturdu. Aklına aldığı kitap geldi. Acaba olayı baypas edebilirmiydi diye düşündü. Sonra hostel resepsiyonuna olayı anlatmaya indi.

Mağdur
I have just been robbed.

Resepsionist
Congratulations!

BREZİLYA

Posted on: Pazartesi, Nisan 5th, 2010
Comments: 0

Rio De Janeiro

2016 Olimpiyatları için hazırlanan “Cidade Maravilhosa” reklam filmini izlediniz mi? Eğer izlemediyseniz buraya tıklayarak bir izleyin. Her ne kadar Fernando Meirelles’in 2002 epik filmi “Cidade de Deus” başlangıcı ve renklerinden esinlenilmişte olsa bu reklam filmi çok başarılı. Çeşitli spor aktivitileri ve ritmik samba enerjisi  ”Cidade Maravilhosa” muhteşem görüntüleri ile harmanlanmış.

Ben geldikten bir gün sonra Tolga(abim) geldi. Fotoğrafların çoğunu ve bazı film karelerini o çekti. Buradan da Tolga’ya bir kez daha teşekkür etmiş olayım.

Rio çok sıcaktı. Sıcaklığı gösteren her dijital tabela (Fatih Terim’in videosu yüzünden tabela kelimesini kullanırken kendimi yanlış birşey yapıyormuş gibi hissediyorum… ama başka kelime bulamadım yerine) ayrı telden çalsada 37-40 derece arasında geldi gitti. Deniz çoğu yerde sanki 100 kişinin işediği bir yerde yüzüyomuşunuz hissi uyandırdı. Her ne kadar hava sightseeing için çok sıcak olsasa da aşağıdaki aktiviteleri gerçekleştirdik:

-Corcovado’ya çıkarak hemen hemen her Roman Emmerich filminde yerlebir olan Cristo Redentor’ü kendi gözlerimizle gördük.

-Ille Grande adasına giderek hayatımızda girdiğimiz en sıcak denize girdik.
-Copacabana plajının dibinde kaldık ve Donald Duck gibi dalga şeklindeki kaldırımlarda ben yürüdüm Tolga çekti :)

-Ipenama plajına gitmeden olmazdı zaten.

-Sugarloaf Dağına çıkarak eşi benzeri olmayan bir şehir manzarısı gördük.

-Gece Rio Scenarium‘ a gittik, sıcaklığa dayanabildiğimiz kadar dayandık.

-Kısa bir şehir turu yaptık…

-Olabildiğince kartın yeşil tarafını göstererek Churascu restoranında kusana kadar az pişmiş et yedik.

Gezdiğim Güney Amerika büyük şehirlerinin olayları hep bir tepelere çıkıp şehiri izlemek diye daha önce yazmıştım sanırsam. Rio tepeleri diğerlerini sıradan yapıyor…

URUGUAY

Posted on: Cuma, Mart 26th, 2010
Comments: 0

Montevideo

Buenos Aires’teki günlerimi uzattığımdan dolayı, Uruguay’a tam anlamıyla geçerken geçerken şöyle bir uğramış oldum. Arjantinliler Uruguay için “bizim arka bahçe” diyorlar. “Haksızda sayılmazlar” gibi bir aşağılık ifadeyle konuyu bağlamadan yazıma devam etmek istiyorum…

Evet itiraf ediyorum BS AS’te süper vakit geçirdim, tamam birçok yerde hep aynı şeyi dedim ama gerçekten çok az kalmıştı orada kalıp geziyi iptal etmeme. Bu yüzden

İspanyolcanız yoksa Montevideo’da sakın şehir turu almayın. Ingilizce bildiğini idda eden rehberin tek yaptığı saatelerce isponyolca anlata anlata bitiremediği yerleri ingilizce anlatmaya gelince “this is downtown”  “this is government building” benzeri ifadelerle geçiştirmesi oldu. Aslında burada gidilmesi gereken yer Güney Amerika’nın St. Tropez’si Punta Del Este’ydi. Bir dahaki sefere…

Herşeye rağmen bir ülkeye geçerken uğramak fikri bile tek başına benim için yeterliydi.

ARJANTİN

Posted on: Pazartesi, Mart 22nd, 2010
Comments: 1


Bueonos Aires

Buenos Aires gördüğüm diğer Güney Amerika şehirlerine benzemiyor, şahsına münasır bir yer. Kelime dağarcığım yetse anlatacağım nasıl bir yer olduğunu…Gelip görülmesi gereken bir yer. Ne kadar turistik olsada bir tango şovuna gidip bir şişe Malbec içilmesi, Recolta’da Evita Peron’un şaşırtıcı küçüklükte mezarının görülmesi, pazar günü San Telmo sokaklarında dolaşılması, Palermo’da bir kafede oturup ekstravaganza boyutta bir şişe bira içilmesi gereken bir yer.

Santiago’dan 20 saatlik bir otobüs yolculğundan sonra vardım Buenos Aires’e. Otobüs ve karayolu şaşırtıcı derecede rahattı sadece şansıma yanımdaki amca 20 saatin 12 saati falan horladı. Yinede tüm Güney Amerika’yı karadan geçmek enteresan bir deneyim oldu.

Buenos Aires V&S Hostel Club’ta kaldım. Gelen olursa kesin burada kasin. Özel odalarının herhangi bir hostelle alakası yok. Tavanı gördüğüm en yüksek tavan, bütçesi gayet uygun ve insanlar (hem hostel görevlileri hem de diğer kalanlar) inanılmaz sıcak kanlılar.

Senor Tango’daki izlediğim showdan sonra Tango’ya karşı bir saygı doğdu içimde. Hayatımda ilk defa bir dans türü için içimden keşke bende yapabilseydim dedim. Show’u kaydetmek yasaktı ama ben garsonların polisliklik yaptığı bu mekanda bir iki kare olsada alabildim. Daha fazlasını izlemek isteyenler YouTube’da Senor Tango diye bir arama yapsın derim.

Pazar günü San Telmo kaçırılmaması gereken bir yer olduğu ve bir takım enteresan sebeplerden dolayı BS AS günlerimi uzatmak durumunda kaldım. İyikide uzatmışım ya da hiç ayırlmasaymışım ki…

ŞİLİ

Posted on: Cumartesi, Mart 20th, 2010
Comments: 1


chile

Santiago

Geldiğim gece sanayi sitesi kılıklı bir mahallede kaldım. Otel güzeldi ama etrafta doğal olarak hiçbirşey yoktu. Ertesi gün şehir merkezinde kalacak biryer bulmak üzere otelden ayrıldım. Lonley Planet’ten gözüme bir yer kestirdim ama otele gittiğimde yer kalmadığını söyleyen resepsiyon görevlisi görünümüdeki şahıs ağır güney amerikalı şivesiyle ingilizce “şu tarafa doğru yürürsen kalacak biryer bulursun” gibi bir şey dedi. Sırtımda backpack göğsümde sırt çantası Plaza  İtalia’da sağlı sollu yürümeye başladım. Karşıma enteresan bir butik otel çıktı, hava sıcak ve yüküm ağır olduğu için çok fazla düşünmeden odayı tuttum.

Farkında olmadan Santiago’nun enteresan bohem muhiti Bellavista’ya gelmişim. Fransız esintileri kafeler ve binalardan hemen seziliyor. Otele eşyalarımı koyduktan sonra resepsiyondaki kıza yakınlarda nereye gidilir diye sordum. Günlerdir bu soruyu beklemiş gibi nefes bile almadan ve hiçbirşey sormadan anlatmaya başladı:

-İlk Parque Metropolitano’ya git,
-Teleferiği alıp Cerro San Cristobal’a çık ve şehire bir tepeden bak,
-Aşağı in ve Plaza Italia’daki parka git,
-Parkın kenarındaki Emporio La Rosa’dan bir dondurma ye.

Kızın önerisine harfi harfine uydum. Yaklaşık 45 dakika beklediğim dondurmacıda hayatımın dondurmasını yedim.

Akşam Anita’nın arkadaşı Gustavo ile buluştuk. Gustavo beni Bellavista’da arkadaşlarının çalıp sölediği bir bara götürdu. Grubun üylerinden biri Mapuche ırkındanmış. Kendi dilinde bir şiir okudu. La Revolucion kelimesi sözlerde gereğinden fazla vardı sanki. Her ne kadar anlamasamda politik mesajlar içeriyordu gibi geldi bana. Neyse müziğini dinlemek isteyenler buraya tıklasın.

Santigo büyük bir şehir, gez gez bitmez. Santiago’yu dolaşmak için en mantıklı hareket genelde turizmi gelişmiş şehirlerde olan, kırmızı ve iki katlı otobüsler (Hop on – Hop off) mantıklı olur. Mercado Central yani merkezdeki pazarda akıllara ziyan bir deniz ürünü tabağı yedim. Garson iki kişilik yemeği önerdi, aklınca beni kazıklamaya çalıştı yani. Devasal tabağı bitirince gözlerine inanamadı adam. Bende içimden ulen dünyayı yedim senin iki kişilik deniz ürünleri tabağın benim için çerez demeyi ispanyolca çok demek isterdim.

Ertesi gün Valparaiso/ Vina del Mar kombinasyon gezisi yaptım. Valparaiso güzel ve tarihi bir şehir. Rengarenk evler var. Liman şehri olmasından kaynaklanıyor. Nedeni de belki gereksiz bir detay ama gemilerin artan boyalarından evleri boyadıkları içinmiş…

Vina del Mar iyi, hoş güzel ama denizi öyle böyle soğuk değil. Su yaklaşık 13 derece. Ben girerim umrumda olmaz diye inat ettim ama yapamadım. Burası için daha iyi deniz kenarları gördüm diyebilirim. Gezi Moai görerek bitti.

What’s in your heeeeeeeeeead?

Son dakika gitmeye karar verdiğim konserden görüntüleri izlemek isteyenler nahanda buraya tıklasın.

EKVATOR

Posted on: Pazar, Şubat 14th, 2010
Comments: 1

Que Peso?

Geldiğimde her hava alanıda yaptığım gibi para bozdurmak için bir döviz bürosu / bankaya girdim. Bu bankada hiç kuyruk olmaması biraz enteresandı. İçeri girdim ve kasanın arkasındaki kadına camın altından yüz doları uzattım. Kadın suartıma kendi suratında hiçbir ifade olmadan bakarak ne istediğimi sordu. Bende o an dalgınlıktan Ekvator para biriminin ne olduğunun bilmediğimi fark ettim ve  refleks olarak peso dedim. O da ne peso su dedi (que peso?). Meğerse Ekvator bizim bildiğimiz amerikan dolarını kullanıyormuş. Demişlerdir hayvana bak nereye geldiğini bilmiyor…

Venezuella Sonrası

Guayaquil bana Venezualla sonrası dünyanın en güvenli şehri gibi geldi. Karakas’ta havuz & otel kombinasyonu iyiydi ama sokaklarda aval aval dolanmak gibisi yok. Otel odasının kapısından eşyalarımı fırlattığım gibi kendimi attım Guayaquil sokaklarına.

Ertesi sabah Couchsurfing’ den tanıştığım Anita ile kız kardeşinin Hostel’inde bir kahvaltı ettik. Buraya geleceklere bu hostelde kalmalarını şiddetle tavsiye ederim. Ben bilseydim kesin burda kalırdım(bakınız: Manso). Kahvaltı sonarsı, tüm Guyaquil’i yarım  günde dolaştık diyebiliriz. Aynı günün akşamı Guyaquile’in en eski mahallelerindeki biri olan Las Penas’da canlı jazz izledik. Ekvator’da jazz hiç ama hiç fena değildi. Öğrencilerin çaldığı bu mekanda diğer jazz müzisyenleri seyirciler arasından fırlayıp öğrencilerin arasına katılıyor.

Montanita… ohhh yeahhh!

Anita’nın önerisi üzerine Guayaquil’e yaklaşık üç saat uzalıkltaki Montanita’ya araba kiralayarak gitmeye karar verdik. Montanita çok sağlam bir plaja sahip. Güney Amerikalı gençlerin backpacklerini alıp yaz tatili yaptıkları yermiş burası. Benim orda olduğum zamanlarda arjantinli doluydu. Burada surf yapılıyor, bu da surf yapılan yerde yanlış olmaz tezimin ikinci kanıtı oldu. Burada genelde gün sabahtan akşama kadar plaj akşam parti şeklinde geçiyor. Sokaklarda yapılan içkilerde alkolden kesinlikle kısılmıyor. Plajdaki manzaralar gerçekten insanı şaşırtıyor. Tek problem buraya gelmek sanırım yoksa burası tatil yapmak için çok ama çok ucuz bir yer.

Fikir vermek için:

Hostel:  10 USD (hostellerden gayet düzgün ve kalınabilir.)
İçki:  2 USD
En iyisinden (deniz mahsulleri vs..) içkili falan akşam yemeği kişi başı: 10 USD

KOLOMBİYA & VENEZUELA

Posted on: Pazar, Şubat 14th, 2010
Comments: 0

Kolombiya

Eskiden turistlerin fidye için kaçırıldığı Bogota turizme ve turistlere karşı yeni bir şans için tüm olanaklarını zorluyor anladığım kadarıyla. Bedava şehir turları, kısmen ingilizce bilen güvenlik görevelileri ve hemen hemen her yerde turist ofisleri falan…Açıkçası şaşırdım. Beklentim düşük diye herhalde. Yinede el kol sallaya sallaya, laylaylom laylaylom, elinde fotoğraf makineleri falan sokaklarda dolaşmak çok zekice olmaz.

Kamerayı çıkardığınızda bir görevli veya iyi bir vatandaş yanınıza gelip “onu çıkardığın yere sok hareketi” yapıyor. Herkes dolanırken kameranızı yanınıza almamanız için uyarılarda bulunuyor. Proje için kötü tabi…Bende kameraları normal bir sırt çantasına koyup kuytu yerlerde çekim yapmayı denedim. Tedirginlikle yapılan çekimlerden pek tatmim olmadım açıkçası ama yine de Bogota’dan güzel görüntüler var. Her zaman benim maymunluklarımı çekilecek diye bir kuralda yok sanırım…

İlk gün Monserrat denilen tepeye çıktım. Teleferikle çıkılan bu son derece turistik atraksiyonda şehri şöyle bir tepeden izliyorsunuz. Zannedersem Güney Amerika’daki büyük şehirlerin olayı bu. Hep bir tepelerde manzara izlemelik bir yer ve dinsel atraksiyonlar var. Burada rahat çekim yapmak mümkün oldu.

Ertesi gün La Calederia’da (Bogota’nın tarihi mahallesi) yürüyüş turuna güvenlik görevlisi/rehber eşliğinde çıktım. Bu turu Bogota belediyesi turistlere bedava sunuyor. Bedava olmasının dışında iki güvenlik görevlisi eşliğinde olması daha iyi bir durum. Bu bölgede video çekmenize izin vermiyorlar sadece fotoğraf…

Yarım gün süren yürüyüşten sonra otel görevlisi tutturdu Salt Cathedral’ı görmelisin diye. Adamın ısrarları beni merak içerisine düşürdü. Bende gittim gördüm. Gördüğüm en palavradan turistik atraksiyondu açıkçası. Eski tuz madenini katedrale çevirmişler. Yerin dibini haç ve Incil’den suretlerle süsleyerek para tuzağına çevirmişler.

Akşam Zona Rosa’ya gittim. Uyarılara karşı keşke kameramı yanıma alsaydım dediğim yer çünkü güvenlikte pek bir sıkıntı görmedim. Sağlı sollu kafe, bar ve klüplerin olduğu bu yer Bogota’nın en iyi bölgesi bence.

Venezuela

Neden geldim bu Karakas’a. Karakas şu anda  Güney Amerika’nın hatta dünyanın en tehlikeli şehirlerinden biri. Turist kaçırıp, fidye istemek bir takim insanları mesleği haline gelmiş durumda. Aslında Los Roques’e gidecektim ama uçakta yer bulamadım. Plansız seyehat etmenin azizliğine uğradım.

O kadar da kötü değildi. Las Mercedes bölgesinde güzel bir otele yerleşip tatil içinde tatil yaptım denebilir. Dışarı çıkmak istediğimde otel görevlilisi kolumdan tutup, dışarı çıkmamam için yalvardı. Yalvarmadıda şunu dedi:

Hey amigo, this is Caracas you know… It is not the safest place…

Dışarı çıktım tabi ama cebimde sadece 10 dolar ve pasaportumun fotokopisiyle…

Turistler için döviz kuru yerlilere göre farklı. Bu yüzden döviz karaborsası sektörü oluşmuş. Hava alanına iner inmez döviz karaborsacıları yanınızda beliriyor.

Aman dikkat edin derim eğer yolunuz düşerse buraya…

KOSTA RİKA

Posted on: Pazar, Ocak 24th, 2010
Comments: 2

Tüm projeyi bir kenara atıp, 2-3 ay takılmak istediğim yer. Uçağım geç vakit geldiği için San Juan’da bir gece kaldım. Şehir de pek bir numara yoktu, varsaydı bile benim görmeye zamanım olmadı. Sabah otobüse binip Jaco denilen yere doğru yola çıktığımda manzaralar bir enteresanlaştı. Yeşiller üstüme üstüme patlamaya başladı.

Jaco’ya geldim. Bir Hostel ayarlamıştım internetten. (bakınız: hostel). Odayı görünce kalmaktan vazgeçtim çünkü pencere yoktu. Başka bir otel buldum. Zaten burda kalınacak yer ayarlamaya gerek yok gibi, Jaco’nun caddesinde şöyle bir aşağı yukarı gidildiğinde yer kolaylıkla kalınıcak yer bulunuyor. Otellerin ve hostellerin dışında cadde de sağlı sollu sörfçü dükkanları, küçük restoran ve kafeler var.

Otele yerleştikten sonra şöyle bir plaja iniyim dedim. Amanın plaj plaj değil başka bişey. Kumlar koyu gri, güneş kucağında batıcakmış hissi veren bir manzara, etrafta yeşil dağlar, tepeler falan ooooofffffff…

Ertesi gün bir Yağmur Ormanı atraksiyonuna gittim. Tramopy tur dedikleri bir olay. Tram dedikleri teleferik kılıklı şeyle tepelere çıkılıyor, sonra da canopylerle (halatalardan kayılarak)  aşağıya iniliyor. Her ne kadar 3-5 kez halatlara bağlanılsa da, her tarafta bu işin ustası rehbeler olsa da korkuluyor…Dokuz tane uzunundan halat kay kay bitmedi.

Yağmur ormanlarındaki adrenalini bir daha bulmak mümkün değil diye düşünüyordum. Sörf dersi için hocamız Alberto ve yaveri Nacho ile dalgaların en elverşli olduğu plaja gittik. Önce karada alınan 20 dakikalık teori dersinden sonra herkes sörf tahtasının kordonunu sol ayak bilekleğine bağladı ve okyanusa doğru koşturdu. İlk deneme başarısızdı. Ancak her ne kadar sörf tahtasının üzerinde titriyerek durduysam da, olayın tadı damağımda kaldı.

Kesinlikle tekrar gelinecek…

JAMAİKA

Posted on: Pazartesi, Ocak 18th, 2010
Comments: 3

Ja-Mon (yaa man) lafı herkesin dilinde. Herşey yolunda, rahat ol niyetine söyleniyormuş bu laf.

Havanın azizliğine biraz da olsa uğradım. Biraz kapalı ve hatta hafif yağmurlu olmasına rağmen sıcaklık yinede 28‘lerdeydi. Beni gezdirmesi için otelin daha doğrusu Guesthouse’un şöförü ile anlaştım.

Montego Bay merkezinde biraz dolandıktan sonra  Ocho Rios’ a doğru yola çıktık. Montego Bay’e yaklaşık 30-40 dakika uzaklıkta olan bu yer plajları dışında Dunn’s River Fall ile meşhur. Burda fena bir kuvvetle akan nehre karşı şelaleyi yürüyerek çıkıyorsunuz. Kamera ile baya zor oldu tırmanmak. Bir iki ciddi tehlike atlattım.

Dönüşte Bob Marley’nin köyü 9 Mile’a gittik. Epey bir turistik atraksiyon yerine çevirmişler, adamın kemikleri sızlıyordur herhalde. Adamın büyüdüğü yatağın iki metre ilerisinde mezarı var. Her yerde Bob Marley belgeselleri dönüyor ve bir değil iki tane gift shop var.

Otelde tanıştığım Hannah ve Jamie’yi yolda bıraktıktan sonra Negril’e doğru yol aldık. Burası atlayıcalrın mekanıymış. (Bakınız: Rick’s Cafe )

Jamaika’da kalmak için önce Negril sonra da Ocho Rios derim. Her bütçeye ve zevke göre otel mevcut.

Bir sonraki webisode Kosta Rika.

KENYA

KENYA

Nairobi-Mombasa bitmek bilmeyen tren yolcuğu…

GÜNEY AFRİKA

GÜNEY AFRİKA

“Ya başına bişiii gelirse” sorusunun gerçek hayata geçtiği yer. Başıma bişey geldi ve soyuldum. Ama Cape Town herşeye rağmen olağan üstü biryer. Bakalım dünya kupasında nasıl olaylar çıkacak…

BREZİLYA

BREZİLYA

Corcovado’ya çıkarak hemen hemen her Roman Emmerich filminde yerlebir olan Cristo Redentor’ü kendi gözlerimizle gördük. Ille Grande adasına giderek hayatımızda girdiğimiz en sıcak denize girdik. 


URUGUAY

URUGUAY

…bir iki gün gecikmeli Montevideo’ya gelmem bile iyidir. Neyse IDO Istanbul-Bandırma deniz otobüsünün tıpkısının aynısıyla BS AS’ten Montevideo’ya yaklaşık üç saatte geldim. Otele gittim, hemen öğleden sonra vardiyası şehir turu aldım, otele döndüm ve ertesi sabah hava alanına gittim.

ARJANTİN

ARJANTİN

Buenos Aires gördüğüm diğer Güney Amerika şehirlerine benzemiyor, şahsına münasır bir yer. Kelime dağarcığım yetse anlatacağım nasıl bir yer olduğunu…Gelip görülmesi gereken bir yer. Ne kadar turistik olsada bir tango şovuna gidip bir şişe Malbec içilmesi, Recolta’da Evita Peron’un şaşırtıcı küçüklükte mezarının görülmesi, pazar günü San Telmo sokaklarında dolaşılması, Palermo’da bir kafede oturup ekstravaganza boyutta bir şişe bira içilmesi gereken bir yer.

ŞİLİ

ŞİLİ

Farkında olmadan Santiago’nun enteresan bohem muhiti Bellavista’ya gelmişim. Fransız esintileri kafeler ve binalardan hemen seziliyor.