Que Peso?
Geldiğimde her hava alanıda yaptığım gibi para bozdurmak için bir döviz bürosu / bankaya girdim. Bu bankada hiç kuyruk olmaması biraz enteresandı. İçeri girdim ve kasanın arkasındaki kadına camın altından yüz doları uzattım. Kadın suartıma kendi suratında hiçbir ifade olmadan bakarak ne istediğimi sordu. Bende o an dalgınlıktan Ekvator para biriminin ne olduğunun bilmediğimi fark ettim ve refleks olarak peso dedim. O da ne peso su dedi (que peso?). Meğerse Ekvator bizim bildiğimiz amerikan dolarını kullanıyormuş. Demişlerdir hayvana bak nereye geldiğini bilmiyor…
Venezuella Sonrası
Guayaquil bana Venezualla sonrası dünyanın en güvenli şehri gibi geldi. Karakas’ta havuz & otel kombinasyonu iyiydi ama sokaklarda aval aval dolanmak gibisi yok. Otel odasının kapısından eşyalarımı fırlattığım gibi kendimi attım Guayaquil sokaklarına.
Ertesi sabah Couchsurfing’ den tanıştığım Anita ile kız kardeşinin Hostel’inde bir kahvaltı ettik. Buraya geleceklere bu hostelde kalmalarını şiddetle tavsiye ederim. Ben bilseydim kesin burda kalırdım(bakınız: Manso). Kahvaltı sonarsı, tüm Guyaquil’i yarım günde dolaştık diyebiliriz. Aynı günün akşamı Guyaquile’in en eski mahallelerindeki biri olan Las Penas’da canlı jazz izledik. Ekvator’da jazz hiç ama hiç fena değildi. Öğrencilerin çaldığı bu mekanda diğer jazz müzisyenleri seyirciler arasından fırlayıp öğrencilerin arasına katılıyor.
Montanita… ohhh yeahhh!
Anita’nın önerisi üzerine Guayaquil’e yaklaşık üç saat uzalıkltaki Montanita’ya araba kiralayarak gitmeye karar verdik. Montanita çok sağlam bir plaja sahip. Güney Amerikalı gençlerin backpacklerini alıp yaz tatili yaptıkları yermiş burası. Benim orda olduğum zamanlarda arjantinli doluydu. Burada surf yapılıyor, bu da surf yapılan yerde yanlış olmaz tezimin ikinci kanıtı oldu. Burada genelde gün sabahtan akşama kadar plaj akşam parti şeklinde geçiyor. Sokaklarda yapılan içkilerde alkolden kesinlikle kısılmıyor. Plajdaki manzaralar gerçekten insanı şaşırtıyor. Tek problem buraya gelmek sanırım yoksa burası tatil yapmak için çok ama çok ucuz bir yer.
Fikir vermek için:
Hostel: 10 USD (hostellerden gayet düzgün ve kalınabilir.)
İçki: 2 USD
En iyisinden (deniz mahsulleri vs..) içkili falan akşam yemeği kişi başı: 10 USD
Kolombiya
Eskiden turistlerin fidye için kaçırıldığı Bogota turizme ve turistlere karşı yeni bir şans için tüm olanaklarını zorluyor anladığım kadarıyla. Bedava şehir turları, kısmen ingilizce bilen güvenlik görevelileri ve hemen hemen her yerde turist ofisleri falan…Açıkçası şaşırdım. Beklentim düşük diye herhalde. Yinede el kol sallaya sallaya, laylaylom laylaylom, elinde fotoğraf makineleri falan sokaklarda dolaşmak çok zekice olmaz.
Kamerayı çıkardığınızda bir görevli veya iyi bir vatandaş yanınıza gelip “onu çıkardığın yere sok hareketi” yapıyor. Herkes dolanırken kameranızı yanınıza almamanız için uyarılarda bulunuyor. Proje için kötü tabi…Bende kameraları normal bir sırt çantasına koyup kuytu yerlerde çekim yapmayı denedim. Tedirginlikle yapılan çekimlerden pek tatmim olmadım açıkçası ama yine de Bogota’dan güzel görüntüler var. Her zaman benim maymunluklarımı çekilecek diye bir kuralda yok sanırım…
İlk gün Monserrat denilen tepeye çıktım. Teleferikle çıkılan bu son derece turistik atraksiyonda şehri şöyle bir tepeden izliyorsunuz. Zannedersem Güney Amerika’daki büyük şehirlerin olayı bu. Hep bir tepelerde manzara izlemelik bir yer ve dinsel atraksiyonlar var. Burada rahat çekim yapmak mümkün oldu.
Ertesi gün La Calederia’da (Bogota’nın tarihi mahallesi) yürüyüş turuna güvenlik görevlisi/rehber eşliğinde çıktım. Bu turu Bogota belediyesi turistlere bedava sunuyor. Bedava olmasının dışında iki güvenlik görevlisi eşliğinde olması daha iyi bir durum. Bu bölgede video çekmenize izin vermiyorlar sadece fotoğraf…
Yarım gün süren yürüyüşten sonra otel görevlisi tutturdu Salt Cathedral’ı görmelisin diye. Adamın ısrarları beni merak içerisine düşürdü. Bende gittim gördüm. Gördüğüm en palavradan turistik atraksiyondu açıkçası. Eski tuz madenini katedrale çevirmişler. Yerin dibini haç ve Incil’den suretlerle süsleyerek para tuzağına çevirmişler.
Akşam Zona Rosa’ya gittim. Uyarılara karşı keşke kameramı yanıma alsaydım dediğim yer çünkü güvenlikte pek bir sıkıntı görmedim. Sağlı sollu kafe, bar ve klüplerin olduğu bu yer Bogota’nın en iyi bölgesi bence.
Venezuela
Neden geldim bu Karakas’a. Karakas şu anda Güney Amerika’nın hatta dünyanın en tehlikeli şehirlerinden biri. Turist kaçırıp, fidye istemek bir takim insanları mesleği haline gelmiş durumda. Aslında Los Roques’e gidecektim ama uçakta yer bulamadım. Plansız seyehat etmenin azizliğine uğradım.
O kadar da kötü değildi. Las Mercedes bölgesinde güzel bir otele yerleşip tatil içinde tatil yaptım denebilir. Dışarı çıkmak istediğimde otel görevlilisi kolumdan tutup, dışarı çıkmamam için yalvardı. Yalvarmadıda şunu dedi:
Hey amigo, this is Caracas you know… It is not the safest place…
Dışarı çıktım tabi ama cebimde sadece 10 dolar ve pasaportumun fotokopisiyle…
Turistler için döviz kuru yerlilere göre farklı. Bu yüzden döviz karaborsası sektörü oluşmuş. Hava alanına iner inmez döviz karaborsacıları yanınızda beliriyor.
Aman dikkat edin derim eğer yolunuz düşerse buraya…
Tüm projeyi bir kenara atıp, 2-3 ay takılmak istediğim yer. Uçağım geç vakit geldiği için San Juan’da bir gece kaldım. Şehir de pek bir numara yoktu, varsaydı bile benim görmeye zamanım olmadı. Sabah otobüse binip Jaco denilen yere doğru yola çıktığımda manzaralar bir enteresanlaştı. Yeşiller üstüme üstüme patlamaya başladı.
Jaco’ya geldim. Bir Hostel ayarlamıştım internetten. (bakınız: hostel). Odayı görünce kalmaktan vazgeçtim çünkü pencere yoktu. Başka bir otel buldum. Zaten burda kalınacak yer ayarlamaya gerek yok gibi, Jaco’nun caddesinde şöyle bir aşağı yukarı gidildiğinde yer kolaylıkla kalınıcak yer bulunuyor. Otellerin ve hostellerin dışında cadde de sağlı sollu sörfçü dükkanları, küçük restoran ve kafeler var.
Otele yerleştikten sonra şöyle bir plaja iniyim dedim. Amanın plaj plaj değil başka bişey. Kumlar koyu gri, güneş kucağında batıcakmış hissi veren bir manzara, etrafta yeşil dağlar, tepeler falan ooooofffffff…
Ertesi gün bir Yağmur Ormanı atraksiyonuna gittim. Tramopy tur dedikleri bir olay. Tram dedikleri teleferik kılıklı şeyle tepelere çıkılıyor, sonra da canopylerle (halatalardan kayılarak) aşağıya iniliyor. Her ne kadar 3-5 kez halatlara bağlanılsa da, her tarafta bu işin ustası rehbeler olsa da korkuluyor…Dokuz tane uzunundan halat kay kay bitmedi.
Yağmur ormanlarındaki adrenalini bir daha bulmak mümkün değil diye düşünüyordum. Sörf dersi için hocamız Alberto ve yaveri Nacho ile dalgaların en elverşli olduğu plaja gittik. Önce karada alınan 20 dakikalık teori dersinden sonra herkes sörf tahtasının kordonunu sol ayak bilekleğine bağladı ve okyanusa doğru koşturdu. İlk deneme başarısızdı. Ancak her ne kadar sörf tahtasının üzerinde titriyerek durduysam da, olayın tadı damağımda kaldı.
Kesinlikle tekrar gelinecek…
Ja-Mon (yaa man) lafı herkesin dilinde. Herşey yolunda, rahat ol niyetine söyleniyormuş bu laf.
Havanın azizliğine biraz da olsa uğradım. Biraz kapalı ve hatta hafif yağmurlu olmasına rağmen sıcaklık yinede 28‘lerdeydi. Beni gezdirmesi için otelin daha doğrusu Guesthouse’un şöförü ile anlaştım.
Montego Bay merkezinde biraz dolandıktan sonra Ocho Rios’ a doğru yola çıktık. Montego Bay’e yaklaşık 30-40 dakika uzaklıkta olan bu yer plajları dışında Dunn’s River Fall ile meşhur. Burda fena bir kuvvetle akan nehre karşı şelaleyi yürüyerek çıkıyorsunuz. Kamera ile baya zor oldu tırmanmak. Bir iki ciddi tehlike atlattım.
Dönüşte Bob Marley’nin köyü 9 Mile’a gittik. Epey bir turistik atraksiyon yerine çevirmişler, adamın kemikleri sızlıyordur herhalde. Adamın büyüdüğü yatağın iki metre ilerisinde mezarı var. Her yerde Bob Marley belgeselleri dönüyor ve bir değil iki tane gift shop var.
Otelde tanıştığım Hannah ve Jamie’yi yolda bıraktıktan sonra Negril’e doğru yol aldık. Burası atlayıcalrın mekanıymış. (Bakınız: Rick’s Cafe )
Jamaika’da kalmak için önce Negril sonra da Ocho Rios derim. Her bütçeye ve zevke göre otel mevcut.
Bir sonraki webisode Kosta Rika.
Tokyo’da biri daha bana katıldı. Ama işi kırıp geldiği için onunda ismini açıklıyamıyoruz. Artık birileri gelsin de videolara falan çıksın bıktım bu FBI kafası witness protection triplerinden. Neyse bu webisode yazısını kendisi yazdı. İçerik olarak katılmadığım yerler olsa da çok başarılı bir yazı olduğunu düşünüyorum. Birde kendine nickname bulamamış benden rica etti bir tane bulmamı.
Harajuku Wannabe’nin yazısı:
Siz hiç herşeyi öylecene bırakıp kaçmak istediniz ?
Ben istedim.
Herkes sizi ararken yok olabildiniz mi hiç?
Ben oldum.
Siz hiç yılbaşını Tokyo’da kutladınız mı?
Ben kutladım.
Ben kim miyim?
Bu grubun 1315 üyesinden biri, bir yoklama kaçağı, son dakika yolcusu….
Bu webisode’un yazısı bana ait, bir sonraki belki de sizin olur. Kim bilebilir ki?
Yol durumu:
THY tek sefer 11 saat.
(Uçağın girişinde hostes elinize terliği verince anlıyorsunuz Tokyo’nun yolunun kaç bucak olduğunu)
Havası suyu:
Aynı İstanbul
Para pul:
100 yen 1 dolar (2 sıfır atınca tamam sanıyorsun ama bu işin bir de TLsi var)
Örnek:
1 şişe su 150 yen = 1,5 usd = 2 lira 40 kuruş
Tarihi:
3 günlüğüne gitmişim o işe girersem şimdi hiç çıkamam diye pek bulaşmadım.
Karısı kızı:
15-35 yaş arası her 5 Japon kadınından 3′ü fahişe görünümlü (günahları boynuna)
Kot etek, dizüstü topuklu çizme kimanodan sonra milli forması hepsi Pretty Woman sanki.
Hele bir de “Harajuku” denen sapkın bir akım var ki evlerden ırak!!!
Hakan’ın “gotik lolita” dediği benimse “Harajuku fahişeleri” demeyi tercih ettiğim bu kadınlar, melaikelikle fahişelik arasındaki ince çizgide giydikleri pembe kürkleri, kısacık küloş etekleri, dantel eldivenleri, kafalarına taktıkları ponponlarıyla bir masal kitabından fırlayıp gelmiş gibi dolaşıyorlar şehirde.
Harajuku bir semt adı olduğu için siz bunları Taksim kızı, cadde kızı gibi kafanızda konumlayabilirsiniz.
Geri kalan tezgahtar, garson gibi emekçi kadınlara saygım sonsuz onlar normal görünüşlü masal kahramanları.. Annenize bile küfretseler dünyanın en tatlı şeyini anlatıyormuş gibi bir halleri var…
İçkisi kumarı:
Milli içkisi: Sake (pirinç şarabı)
En sevilen birası: Asahi
Kumarına gelince orası ayrı bir fantazya dünyası. Asakusa’da ibadetimi yapmış, bir mağbetten dönerken tesadüf eseri girdiğim ara sokakta bambaşka bir dünyanın kapıları açıldı. Önce atari salonu sandığım üzerinde manga karakterlerin resmi olan disneyland kılıklı sıra sıra dükkanlardan birinde kendimi buluverdim. Üzerindeki kocaman Pacinko&Slot tabelasını önceden görmediğim için de bir hayli hayıflandım.
Ben ömrü hayatımda böyle bir casino ortamı görmedim. Ön kısmında çocuklar atari oynuyor arkada yaşlı japoncuklar jackpotta oturuyor. Korkunc gürültülü bir müzik var. 3 kurusluk kumar oynayacağım diye hem gecici sagırlık yasadım hem ayak üstü 2000 yen kaybettim. Bir de en ilginci her slot makinesinde her barın altında 3 ayrı button olması. Yani her barı kendin durduruyorsun, kendi şansını kendin yaratıyorsun. Bu senin makine başında oturma süreni uzatırken; tahammül gücünü azalttığı için orada ters orantısal bir durum oluşuyor. Kıbrıs’ın blackjack masasında kısır yenen alaturka casinolarından sonra gördüğüm en rezalet kumarhane deneyimiydi. Nefsimi köreltmek adına girdim bin pişman çıktım.
Yemek:
Japonya’dan babam gelse yerim.
Gittik aç kaldık Mc Donalds’tan çıkamadık diyenlere inanmayın büyük yalan. Muhteşem Japon restoranlarının yanında her çeşit dünya mutfağını bulmak mümkün, üstelik her keseye uygun yerler var.. Marketlerde satılan yemekler de gayet iyi.
Ritueller:
Bu Japonlar, kaderci millet. “Fortune”la kafayı bozmuşlar. Her yerde bir şans topu, şans çarkı, her mağbetin tapınağın önünde dilek ağacı, para kuyusu… Heleki bu ritueller yeni yılla birleşince insanların gazını siz düşünün.
Yeni yılın ilk günü binlerce insan İmparatorun Sarayı’na yürüyüp şeytan taşlar gibi para atıp dilekler dilerken benim bu rituelden eksik kalmam düşünülemezdi. Her gördüğüm dilek operasyonuna katıldım. Ağaca dilek kağıtları bağladım, şans çarkı döndürdüm.. 3. günün sonunda anladım ki dilemenin sonu yok. İslamiyetin gözünü seveyim en azından dilemek bedava!
Şansı tüketime çevirmek böyle mağbetle, tapınakla sınırlı kalmıyor. Mağazaların hemen hepsinde sex shoplar dahil 1 Ocak günü satışa sunulan “fortune pack”ler hazırlanmış. 2000 ile 10.000 yen arasında değişen paketlerde 6-7 parça kıyafet konulmuş, içinde ne olduğunu göremiyoruz tabi. Ben tabi bir şark kurnazlığı yapıp paketleri çaktırmadan açmaya çalışsam da sıkı güvenlik önlemlerini aşamadım. Adamlar “fortune” konusunda disiplinliler… Tabi 6 parça kıyafetin sezon sonu satılmayan ürünlerden oluşan bir avuç çapul çuldan ibaret olduğunu söylemeye gerek yok herhalde. Ama yine de insanda garip bir heyecan yaratıyor bu paketler. 2 kez bu “fortune pack” tuzağına düştüğümü itiraf etmeliyim.
Gezilesi yerler:
Asakusa: İmparatorluk Sarayı, tapınak, mağbet, kimonocular, geleneksel tatlar
Ueno: Central Park’ı olsun Metropolitan Müzesi olsun NY havası ziyaretgahlar
Akihabara: Elektrik şehri, Doğubank kafası, elektronik cenneti, erkek mekanı
Roppongi: Bohemian rhapsody, alternatif mekanlar, cinsel seçkiler, art nouveau
Aoyama: Luks marka fetişizmi, 5th avenue stereotype
Shibuya: Sokak kültürü, insan silsilesi
Akasaka: Nezih muhit, yaşam alanları
Bu deneyime ucundan, kıçından bir yerden katılmanızı şiddetle tavsiye ediyorum.
Bir yerlerde yeniden görüşürüz nasılsa…
Harajuku Wannabe
Göçmenlik kapısında uyanıklık yapıp yeni açılan kapının önüne geçiyim dedim. Görevli abi bana biraz kıl oldu ve ders vermek istedi sanırım. Geçmiş deneyimlerden öğrendiyim birşey varsa asla ve asla göçmen polisi ile zıtlaşmamaktır. Neyse adam pasaportumu epey inceledi. Sağına, soluna baktı, ucuz, aç köpek soğuk damgasıyla oynadı. Pasaportuma her açıdan bakıp her sayfasını inceledikten sonra beni odaya gönderdi. Bizim pasaportlarda çok dandik canım artık düzeltmek lazım 3. dünya ülklerinin bile pasaportları daha düzgün ve anlaşılır. Bizdeki isimler hangi teknolojiyle yazılıyor ve o PVC kaplaması ne biçim ve ne kalıpsız. Neyse içeride bana bir iki soru sordular, sonrada saldılar. Zaten Koreliler Türklere tapıyor. Brother country diyolar başka birşey demiyorlar. Birde Guneshu (Şenol Güneş için) diyolar.
Shuttle ile şehire inerken henüz soğuğu tam anlaymamıştım. Otobüste haritayı aşağı yukarı döndürüken yanımdaki çocuk nereye gidiyorsun hareketi yaptı. Bende otelin adresini gösterdim. Çocuk şöförle konuştu ineceğim durağı ayarladı. Yarım ingilizcesi ile anlaştık. Daha sonra Türk olduğumu söyledim ve bana üç sayfa gidilecek yerlerin önerisini korece yazdı. Koreli kardeşim Yeo aynı zamanda fotoğrafçıymış, karısıda ilkokul öğretmeniymiş. Sitesine bakmak için burayı tıklayın. Hafif bir tırstım bunlar benim sol veya sağ böbreğimi alır diye, o kadar iyilerdi bana karşı.
Seul dünyanın en güvenli şehirlerinden biri, Korelilerde dünyanın en şeker ve yardımsever insanları olabilirler. Türklere de tapıyorlar.
Durakta indim. Seoul bızzzzzzz. Sibiryadan mı nerden bir soğuk akımı geliyomuş buralara. Navigasyon sistemim soğuktan hata vermeye başladı. Taksi yoktu, hatta üzerimde nakit yoktu. Neyse yürümeye başladım. Bir çift geliyordu ve onlara tekrar yolu sordum. Amanın delirdiler. Gittiler ona sordular buna sordular, telefonlar açıldı, o saate ve soğukta benimle 15-20 dakika ilgilendiler. Ben inanamadım ve ne yapacağımı şaşırdım. Bu tarz bir yardım henüz daha hiçbir yerde görmedim açıkçası.
Ayak parmaklarımı hissetmemeye başladığım noktada oteli buldum. Otel aslında rezidansmış. Odalar süperdi. Mutfak, çalışma masası falan vardı. Western Coop Residence. Yeride baya merkezi, Dongdaemun dedikleri yer.
Inanılmaz metro düzeni söz konusu. Her yere metro ile gidebilmeyi bırakın yer altına ulaşım için ayrı bir şehir kurulmuş. Her bir delikten çıkılıyor.
Şehir turu aldım ama soğuktan ve kar yağışından iptal oldu. Bir tapınakta görevlilerin devir teslim törenini yakalamk istedim ama o da soğuktan iptal oldu. Bunun dışında adamlar herşeyin tasarımında çok başarılı. Zaten Seul 2010 dünya tasarım başkenti seçilmiş. Buraya tıklayınız.
Yemek tek kelime ile muhteşem. Obez oldum zaten asyada. Ama kore mangalı ve bibimbap olacak gibi değil. Etler ağızda dağılıyor .
Seulda soğuktan fazla gezemedim ama sıkıntı yok. Tekrar gelinir gezilir…
Sırada Toyo…
Balonkafa’ya Hoşçakal
Balonkafaya o güzel yazıları, çekim ve fotoğraflarındaki katkıları için sonsuz teşekkür ediyor ve uğurluyorum. Benden Balankofa yazıları beklmeyin çünkü herkes öyle yazı yazamaz. Ben paldır küldür yazıyorum ona göre. Neyse herşey için çok teşekkür ederim Balonkafa sana. Hayata dair tüm isteklerinin gerçekleşmesi dileyiyle. Kendine çok iyi bak.
Güzel kokulu liman demekmiş. O zamanlar tütsü fabrikaları varmış, şimdi kalmamış. Nerde o eski tütsü kokulu Hong Kong derler şimdi. Bir rivayete göre de bu liman şehrini İngilizler Çinlileri opium ile kandırıp almışlar.
Bilindiği üzere 1997 yılında Hong Kong tekrar Çin’e teslim edildi. Ancak Çin’de Hong Kong’a 50 sene hiçbir değişiklik yapmayacağının, hiçbir yasasına ve kuralına karışmayacağının sözünü vermiş. Konuşabildiğim Hong Konglulara göre (sadece iki kişi) devir teslimden sonra hiçbirşey değişmemiş. Gelecekte ne olur sorusuna ise Çinli bilge edasıyla bilinmez yorumu yapıyorlar. Geleceği aslında kimse bilemez kafaları…
Hong Kongluları biraz agresif buldum açıkçası. Sokakta yürürken itilme kakılma şansı çok yüksek. Türklük dürtülerim bir iki Hong Kongluyu tartaklamam için beni zorladı ama dünya insanı çizgimi bir iki antipatik çekik hobit için bozmadım. Fakat agresif bunlar diye genelleme yapmak yanlış olur. Güvenlik görevlileri ve polisler bana son derece yardımcı oldular. Peki nerden geliyor acaba bu agresiflik? Inanılmaz kalabalık bir şehir, her yerden insan fırlıyor. Belkide bu insanların bu halleri kalabalıktan dolayı. Geride kalırsan kaybedersin, iteklenme itekle piskolojisiyle yetiştirilmişler mi acaba? Bilemedim.
Hong Kong’un pahalı olduğunu söylediler. Ancak konaklama dışında eğer biraz yediğine içtiğine dikkat edersen ben çok ciddi bir sıkıntı göremedim. Ama tabi tatil ve seyehat kavramı herekese göre değişir. Alışveriş cenneti olduğunu doğruluyorum. Gucci’nin önünde banka emeklilik maaş kuyruklarını andıran bir durum söz konusuydu.
Victoria’s Peak a gidip tüm şehire şöyle bir yukardan bakılabiliniyor. Şehir turu için güzel bir başlangıç noktası. 150 yıllık bir tramvay ile 10-15 dakika tepeye çıkılıyor. Tepeden şehirdeki binaların ve şehir planlamasının ne kadar iyi olduğunu görebiliyorsunuz.
Balıkçı pazarının yakın bir tarihte yok olacağını söylediler. Hatta 10 sene içerisinde sadece müzede görürsünüz diye korkuttular. Bende hazır burdayken bir bakalım o zaman dedim. Tekne turu ile dolaştık balıkçı pazarını. Burada Jumbo diye denizde yüzen bir restoran var. Dediklerine göre bu hergün golf oynamaya bayılan Hong Kong’un en zengini Mr. Li Ka-shing’e aitmiş. Restoran cep yakan cinstenmiş. Bu Mr. Li’deki değirmenin suyu nerden geliyor diye sorduğumda her yerde binası, konutu var cevabını aldım. Kesin Hong Kong mafyası bence. Filmlerden öğrendiğim Mr. Li isimli bir adamın alın teriyle para kazanmasının mümkün olmadığıdır.
Tüm şehir planlamsı Feng Shui düşünelerek yapılmış. Örnek veriyorum: Denizlerin önünü kapatmak sakıncalıymış. Çünkü dağlardan gelen ejderhaların denizden su içmeleri gerekiyormuş . Yoksa şehirin basireti bağlanır para kazanılmazmış (bu opium nası bişeyse artık). Neyse Hong Kong plajının önüne bir otel yapmak istiyenler otelin ortasına kocaman kare bir delik yaparak buradan geçiversin ejderha demişler ve oteli yapmışlar.
Akşam Star Ferry i alıp Kowloon bölgesine geçtim. Hong Kong’ta her akşam 08:00’de meşhur ışıkların senfonisini izlemek gerek. Ucuz ve basit bir muzikle senkronize edilmeye çalışılan bu etkinlik yinede görülmeye değer bence. Bunun haricinde muhteşem bir metro sistemi söz konusu. Her yere metro ile gidebilirsiniz.
Bir sonraki durak Seul.
Anahtar kelimeler: dolmuş süsleme sanatı / öküz kuyruğu / ispanyol esintileri / at arabaları / volkan patlamaları / düşündürten insan manzaraları /
ÖNCE MANİLA NERESİ?
Filipinler… Bir kaç turizm acentasında lanse edilen sahil konseptli kareler dışında hiç bir çağrışım uyandırmayan ülkelerden biridir sanki. Başkent Manila da aynı şekilde işitsel ya da görsel herhangi bir kıpırdanma yaratmamıştı bugüne değin, en azından benim için. Zaten yaratsaydı bile çağrışımlarla deneyimlerin birbirleri ile örtüşmesi özellikle de konu bilinmeyen bir mekan ise oldukça düşük bir ihtimal değil midir pek çok zaman?
SONRA MANİLA’DA NELER OLMUŞ DA NELER OLUYOR?
Manila havalimanından çıkar çıkmaz toprağa henüz ayak basmışken bizi kazıklama girişiminde bulunan taksi firmasına nanik çekerek (normal fiyatın 4 buçuk katına götürüyordu bizi az kalsın) dalıyoruz şehrin içine. Yolda en çok dikkat çeken Amerikan askeriyesinden kalma jiplerin dolmuşa çevrilerek İsa’dan heavy metal tadına kadar değişkenlik gösteren süslemelerle çeşitli stillere büründürülmüş halleri.
Bir kahvecinin dışarıya konumlu masalarından birinde oturmuş kahvelerimizi yudumluyoruz… Bir yandan Asya’da yapılan kahvelere hakkını vererek kahve koymadıklarından dem vuruyor bir yandan da nereye geldiğimizi algılama çabası ile etrafı inceliyoruz ki Manila’ya ne olmuş sorusunu sorduracak ilk vakka gerçekleşiyor. Yaşları 12 civarlarında olan üç çocuk ansızın masamıza yaklaşıp, bisküvimizi gasp ediyor. Zaten nerede olduğumuzu çözmeye çalışırken bir anda neden kahve mekanının ve yolda gördüğümüz pek çok marketin de kapısında güvenlik elemanı durduğunu (o sırada yoktu bizimki) anlayıveriyoruz. Hemen sevgili atasözümüz çınlıyor kulaklarda… Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar. Yıllar yılı Montinyak rejimini “Yedikçe zayıflat” olarak ilksel şekliyle uygulayan sömürgeci ülkelere laf atmadan geçilemeyecek sahneler görüyorsanız… işte burası Manila! Şehre neler olduğunu aktarabilecek daha derinlikli bir inceleme ise bu yolculukta bizim kapsama alanının dışında…
Not: Montinyak “Yedikçe zayıfla” mottosu ile bir ara diyet arenalarında meşhuur olmuş bir kimlik, aslen bir rejim programıdır ammavelakin burada mecaza bulanıp kızartması yapılmıştır.
İŞ YOKSA YEMEK DE YOK!
Kalesa adı verilen at arabası ile tıngırı mıngırı dolaşıyoruz şehri. Sürücümüz aynı zamanda geçtiğimiz her detayın tarihsel ve sosyal boyut anlatıcısı olma işini de üstleniyor. Ara sokaklara serpiştirilmiş İspanyol mimarisi ülkenin 300 yılı aşan sömürge tarihinin kalıntıları olarak halen varlığını koruyor. Geçtiğimiz bir caddenin kenarında golf oynayanlar arka fonu ile yaşayan evsiz insanlar için rehberimiz “İşin yoksa, evin de yok, yiyeceğin de” yorumunu yaparak dünyanın en kalabalık şehirlerinden biri olan Manila’nın sosyo-ekonomik durumunu bir cümle ile özetliyor.
GARSON BEY, BİR ÖKÜZ KUYRUĞU ALABİLİR MİYİM…
Geleneksel bir yemek ziyafeti verelim diyoruz… Filipinlilerin geleneksel tadı da buymuş meğer… Sulu yemek kıvamında sunulan öküz kuyruğu… Tadı? Benden “eh işte” aldı ama bu ağız tadı pek kıyas götürmez bir alan… Denk gelirseniz, deneyin… Öküzün kuyruğu da yenir mi kardeşim diyenler içinse “kelle paça, işkembe ya da beyin yeniyor da kuyruk mu yenmeyecek yauww derim ve çekilirim…
ÇATLAK PATLAK YUSYUVARLAK
Manila’dan 1-2 saatlik sürüş mesafesi ile Tagaytay bölgesine gidip, önce kayıkla bir köye ulaşıyor, oradan da volkanik bir dağa doğru tırmanışa geçiyoruz. Taal volkanik dağı. En son 1940’larda patlamış volkan hala aktif. Zirveye doğru bazı kayalıkların arasından dumanlar da çıkmıyor değil. Patlamanın ardından eskiden koni şeklinde olan alan küçük bir gölet halini almış. Baktığımız yerde eskiden koni şeklinde bir dağ olduğunu düşününce garipsemeden ve o patlama anının şiddetini düşünmeden edemiyoruz. Tabiat ana ile dalga geçilmemeli mümkünse eli öpülmeli diye saçmalayarak bir başka alemde görüşmek dileğiyle patlamalara mahal vermeden sakince kalın diyoruz…
Balonkafa Manila’dan dillendirdi…
Anahtar kelimeler: estetik ziyafet / pırıl pırıl / düzenin bale pabucu / hayvan resort’ta safari / maketsi havalar / rahat insanlar / ışıklı keyifler / şık seyirler
MAKETSEL DENEYİMLER
Yıllar yılı “yere bal dök yala” deyimi ile özdeşleşmiştir Singapur’un ne kadar temiz bir kent olduğuna dair anlatılar. Katılmamak ihtimal dışı ancak bir yandan da merak etmeden alamıyoruz kendimizi. Yauw niye kimse pırıl olma durumu bir yana ne kadar estetik bir yer olduğundan bahsetmemiş hiç? “Şehir planlaması öyle olmaz böyle olur arkadaşlar” posterleri assalar havalimanına hiç de absürd olmazmış. Bu temizlikle pekişen düzen hali bir maket atmosferi yaratarak fantastik bir his uyandırıyor. Her adımda başka bir görsel detayın cazibesine kapılabiliyorsunuz. Mimari estetiğin geceye yansıyan aydınlanmış yüzü de ışık tasarımı diye bir şey olduğunu bir kez daha hatırlatıyor hem de hiç azımsanmayacak ölçüde. Enstantane bombardımanı karşısında gözler kare şeklini çoktan almış halde, çekip alıyor şehir bizi içine…
METROPOL SAKİNLERİ
1959 yılına kadar tarih sahnesindeki başrollerin aşina imparatorluğu İngilizler’in hakimiyeti altında olan bu ada ülkesi 1963’te Malaya Federasyonu’na katılsa da Çinli nüfusunun ağırlıkta olması itibariyle 1965’te federasyondan ayrılarak bağımsız bir devlet haline geliyor. 4 buçuk milyon nüfusun yüzde 70 küsuru Çinli, % 18’e yakını Malay ve ardından da Hint kökenliler geliyor. Malezya’nın aynı oyuncularla farklı etnik oran ayarı yapılmış versiyonu gibi. Ama genel itibari ile Malezya’dan çok farklı olduğunu söylemek hiç de zor değil. Alan itibari ile küçücük fakat etki alanı açısından büyük bir ülke. Metropol sakinleri de ortamın kalabalıklaştığı bölgelerde dahi kendi halindeliğini ve kibarlığını koruyor. Bu da kendinizi özgür ve rahat hissetmenizi sağlıyor ki böylelikle her bir mekan da ayrı bir keyif veriyor.
Diyeceğim o ki; sanırım metropol demek işte bu demek…
SAFARİ Mİ, GECE Mİ?? NEY NEY???
Ultra modern bir kentte olmanın yarattığı hipnotik etkinin üzerine yarım saatlik sürüş mesafesinde yer aldığını öğrendiğimiz “night safari” konusunda meraklanmamak mümkün değildi. Safari deyince genelde daha çok ne bileyim Afrika olsun Güney Afrika olsun ama içinde Afrikalı lokasyonları olan mekanlar çağırışım yapar. Modernliğin fütüristik temsilcisi olan bir kentin size safari heyecanı sunması ne menem bir şeydir acaba diye düştük yollara. Tabii ki aynı estetik ve klas yapılanma gece safarisinin yapıldığı hayvanat bahçesinde de vardı. Hayvanat bahçesi yazmaya dilimin varması oldukça zaman aldı belki de Hayvan Resort filan demek daha uygun olur. Çoook başarılı! Ama dahası var…
TIRSSS!!!
Lokomotif tadında kurgulanmış araçlarla parkın içerisinde 20 – 30 kişi gidiyor olmak tırsma dozajını bir tık aşağıya çekmiş de olsa ikinci bölümde patika yollardan kendi başınıza çıkabildiğiniz yürüyüş deneyimi bir hayli trip. Düşünün ki bildiğiniz ormanın içerisinde yine bildiğiniz cırcır böcekleri, garip hırıltılar, çıtırtılar, ulamalar ve nını nını nını nını eklentili ormanın fon müziği eşliğinde yürüyorsunuz … Bazı noktalarda aydınlatma olsa da genel olarak her yer karanlık. Bu şartlar altında güvenlik önlemlerini sorgulamamak cidden yusufa yüksek dozda pasiflora içirmeyi gerektiriyor. Etrafta aslanlar ve kaplanlar olduğunu bilmek garip bir gerginlik yaratıyor çünkü hiç biri kafeste değil! Her hayvan kendi doğasına uygun olarak ve görünüşte doğal barikatlarla (ve tahmin ederiz ki tekno koruma sistemleri ile) en fazla 20 30 adım ötenizde takılıyor. Aslanların bulunduğu bölgeye doğru giden patika yola girmiştik ki; hırıltı ile karışık kükreme sesiyle anında geriye topuklandık. Ama kısa bir süre sonra cesaretimizi gazlayıp tekrar ileri doğru atıldık. Tırsmanın bu kadar keyif verdiği bir atraksiyon az bulunur olsa gerek. Bu arada bizim yüzümüz beyazlığı ile ortamı aydınlatırken etrafta denk geldiğimiz Asyalı arkadaşların sahil yolunda geziye çıkmış halleri de ayrı bir davaydı. Evet, belki de normal olan onlardı. Ammavelakin bir yandan da aslan bu kaplan bu canım, hiç şakaya gelmez. Aslan ve kaplan dışında dev filler, çakallar, geyikler ve adını bilmediğim tuhaf hayvanlar da resort sakinleri olarak en abartılı hali ile lokomotifin üç adım ötesinde belirebiliyordu ansızın. Kısaca çok fantastik, çok fabl, çok nefis bir deneyim!
SON SÖZÜMÜZ : “KESİNLİKLE”
Uçuş rotamız nedeniyle Singapur’da tam anlamıyla sadece bir gün geçirebildik. Ayrılırken ayaklarımız geri geri gidiyordu. Ama hemfikir olduğumuz düşünce ile bir parça avutmuştuk kendimizi: Buraya kesinlikle bir kez daha gelinesi…
Anahtar Kelimeler: Tropik İslam / Pirinçli Kültür Türlüsü / Beni kolonize etme, benle oynama / Yemek ve yemek / Batik / Misafirperveristan /
“MALEZYA’NIN KÜLTÜRÜ YOK!”
Sert bir başlık mı? Aslında yalnızca bir alıntı… Hem de orta yaşın üzerinde halis mulis bir Malezyalı’dan direkt aktarılmış ve şişirmeden çevrilmiş. Ne demek istediğini kavrayabilmek içinse önyargı vitesini boşa atıp, tarihte kısa bir tura çıkmalı:
Malezya, 500 yıl süren Hindu Krallığı’nın hakimiyetinin ardından kısa bir süre yerli köklere sahip olanlarca yönetilmiş olsa da 1500’den 1900’lerin ikinci yarısına kadar bu kez de Avrupalıların gözünden kaçamamış. Portekiz’in ardından Hollanda ardından da İngilizler son 400 yıl boyunca hüküm sürmüşler Güneydoğu Asya’nın bu tropikal ülkesinde. Nüfusunun yarısına yakını Malay, dörtte biri Çinli ve bir kısmı da Hindu kökenlilerden oluşan ülke 1957’de bağımsızlığını ilan ederek İngilizleri uğurlamış ancak İngilizceyi ikinci dil olarak hatıra niyetine saklamayı tercih etmiş. Bazen etraftaki konuşmaları dinlerken ansızın bir mucize olduğunu ve Malayca anlamaya başladığınızı düşünebilirsiniz. Ama bu bir yanılsama. Diyalog iki Malezyalı arasında olsa bile konuşma dili bir anda İngilizce olarak devam edebiliyor…
Malezya’da AFS’nin (öğrenci değişim programı) desteği ile uzunca yıllardır çeşitli ülkelerden gelen öğrencilere evini açmış olan bir ailenin yanında kaldık. Kaldığımız süre zarfında evlerinde bambaşka bir kültürü deneyimliyor olmaktan bir hayli mutlu bir Amerikalı bir de Alman öğrenci vardı. Yazının başlığı olarak alıntılanan yorum da bu ailenin babasından geldi. Uzun saatler temelde siyasi, etnik, ekonomik ve antropolojik başlıklar arasında seyir eden sohbetlerde hallaç pamuğuna dönen Malezya’ya özgü detayları bir bir ayıklama uğraşının yanı sıra bir yandan da bahsi edilmeyen alt metinlerin peşine düşmüştük. Malezyalıların Orta Asya’ya uzanan etnik kimliği Türk çağrışımları yaparak Kutadgu Bilig kafası oluşturmuyor da değildi bu arada. Bazı kelimelerin yazılışının Türkçe ile aynı olması dikkatimize ‘huhu’ diyen ayrıntılardan biri oldu.
TROPİK İSLAM
Çoğunluğu müslüman olan ülkede din pek şakaya gelecek gibi değilse de din hakkında konuşmak tabu da değil diğer taraftan; hatta favori başlıklardan biri olduğu bile söylenebilir. Bu da topraklarında palmiye barındıran her ülkenin hindistan cevizinin suyundan mıdır tatlılığından mıdır nedir bir rahatlık içerisinde olmasından kaynaklanıyor zannedersem. Konu ve içerik açısından genel olarak diyaloglarda hiç bir sıkıntı yok. Hatta genç yaşlı herkesle her konuyu konuşabiliyorsunuz (60 küsur yaşındaki Mohammed Amca ile Facebook tan bahis edilirken daha da bir algıladığım durum). Genç jenerasyon da geleneğin gönüllü takipçisi. Yani öğreten memnun öğrenen memnun gibi çok alışık olmadığımız bir durum söz konusu (Bu tabii ki bize yansıyan kısmı). Ancak bizim jenerasyon için en azından bir süreliğine de olsa öğretilegelen bilgiler karşısında anti-konvansiyonel tatlarda asi bir duruş geliştirmemek (sesli ya da sessiz) en başta bünyeye aykırı! Sanıyordum ben şahsen Malezya’ya gidene kadar…
BURASI NERESİ? KUALA LUMPUR MUUUU…???
Dünya’daki tüm kentlerin birbirine benzediği alemden aleme her yerde zikr edilen ve galeyan güdümü ile çoğu zaman da üzerinde düşünmeden onaylanan bir fikir. Ancak temelde her alemin şahsına münhasır bir çekim gücü olduğu da bahsi edilesi, baskın bir gerçeklik. O yüzden Kuala Lumpur’u hiç bir yere benzetemeyeceğim. Ancak kafamın bir köşesinde biliyorum ki burası pek bir yere de benzemiyor aslında. Üç farklı iplikle örülmüş bir desen gibi (bu üçü bile sadece en kontrast olanlar). Hiç biri tek tek ya da ikişer ikişer Malezya’yı anlatamaz. Malay, Çinli ve Hindu. Yaşam tarzından yemek kültürüne kadar her şey sıkı sıkıya örülmüş geçişlerle dolu. Açmaya çalışsanız da izi kalıyor (Ben kendimce kafamda denemeye çalıştım am çok başarılı olduğum söylenemez). Üzerine bir de kolonizatörlerindeki çeşitlililk de eklenince ortaya Malezya çıkıyor, Kuala Lumpur çıkıyor. Her bir binanın mimarisi de bu karma duruma verilmiş başka başka cevaplar sanki. Asya, Avrupa ve bir tutam da müslümanlık yoluyla Arap esintisi… E daha ne olsun ki? O zaman Kuala Lumpur olsun buranın ismi!
BİR YA DA İKİ KAPAK YUMOŞ
Ülkedeki kanunların dine yaklaşımı sosyal yaşamdakinden çok daha sert. Aynı kanunlar evliliklere de zincirini vuruyor. Başka bir dinden olan biri, müslüman olmadan müslüman biri ile evlenemiyor. Tam tersi ise ihtimal dışı. Müslüman olarak doğduysanız bu ülke sınırları içinde yaşadığınız sürece tek bir seçeneğiniz var: Müslüman olarak ölmek! Karşı kültür evliliklerinin yeni açılımlar oluşturması ile bu yaklaşımın kanunsal ve kültürel boyutta yumoşlanmasını diliyor bambaşka bir aleme geçiyoruz…
BALONKAFA Malezya’dan dillendirdi.