Göçmenlik kapısında uyanıklık yapıp yeni açılan kapının önüne geçiyim dedim. Görevli abi bana biraz kıl oldu ve ders vermek istedi sanırım. Geçmiş deneyimlerden öğrendiyim birşey varsa asla ve asla göçmen polisi ile zıtlaşmamaktır. Neyse adam pasaportumu epey inceledi. Sağına, soluna baktı, ucuz, aç köpek soğuk damgasıyla oynadı. Pasaportuma her açıdan bakıp her sayfasını inceledikten sonra beni odaya gönderdi. Bizim pasaportlarda çok dandik canım artık düzeltmek lazım 3. dünya ülklerinin bile pasaportları daha düzgün ve anlaşılır. Bizdeki isimler hangi teknolojiyle yazılıyor ve o PVC kaplaması ne biçim ve ne kalıpsız. Neyse içeride bana bir iki soru sordular, sonrada saldılar. Zaten Koreliler Türklere tapıyor. Brother country diyolar başka birşey demiyorlar. Birde Guneshu (Şenol Güneş için) diyolar.
Shuttle ile şehire inerken henüz soğuğu tam anlaymamıştım. Otobüste haritayı aşağı yukarı döndürüken yanımdaki çocuk nereye gidiyorsun hareketi yaptı. Bende otelin adresini gösterdim. Çocuk şöförle konuştu ineceğim durağı ayarladı. Yarım ingilizcesi ile anlaştık. Daha sonra Türk olduğumu söyledim ve bana üç sayfa gidilecek yerlerin önerisini korece yazdı. Koreli kardeşim Yeo aynı zamanda fotoğrafçıymış, karısıda ilkokul öğretmeniymiş. Sitesine bakmak için burayı tıklayın. Hafif bir tırstım bunlar benim sol veya sağ böbreğimi alır diye, o kadar iyilerdi bana karşı.
Seul dünyanın en güvenli şehirlerinden biri, Korelilerde dünyanın en şeker ve yardımsever insanları olabilirler. Türklere de tapıyorlar.
Durakta indim. Seoul bızzzzzzz. Sibiryadan mı nerden bir soğuk akımı geliyomuş buralara. Navigasyon sistemim soğuktan hata vermeye başladı. Taksi yoktu, hatta üzerimde nakit yoktu. Neyse yürümeye başladım. Bir çift geliyordu ve onlara tekrar yolu sordum. Amanın delirdiler. Gittiler ona sordular buna sordular, telefonlar açıldı, o saate ve soğukta benimle 15-20 dakika ilgilendiler. Ben inanamadım ve ne yapacağımı şaşırdım. Bu tarz bir yardım henüz daha hiçbir yerde görmedim açıkçası.
Ayak parmaklarımı hissetmemeye başladığım noktada oteli buldum. Otel aslında rezidansmış. Odalar süperdi. Mutfak, çalışma masası falan vardı. Western Coop Residence. Yeride baya merkezi, Dongdaemun dedikleri yer.
Inanılmaz metro düzeni söz konusu. Her yere metro ile gidebilmeyi bırakın yer altına ulaşım için ayrı bir şehir kurulmuş. Her bir delikten çıkılıyor.
Şehir turu aldım ama soğuktan ve kar yağışından iptal oldu. Bir tapınakta görevlilerin devir teslim törenini yakalamk istedim ama o da soğuktan iptal oldu. Bunun dışında adamlar herşeyin tasarımında çok başarılı. Zaten Seul 2010 dünya tasarım başkenti seçilmiş. Buraya tıklayınız.
Yemek tek kelime ile muhteşem. Obez oldum zaten asyada. Ama kore mangalı ve bibimbap olacak gibi değil. Etler ağızda dağılıyor .
Seulda soğuktan fazla gezemedim ama sıkıntı yok. Tekrar gelinir gezilir…
Sırada Toyo…
Balonkafa’ya Hoşçakal
Balonkafaya o güzel yazıları, çekim ve fotoğraflarındaki katkıları için sonsuz teşekkür ediyor ve uğurluyorum. Benden Balankofa yazıları beklmeyin çünkü herkes öyle yazı yazamaz. Ben paldır küldür yazıyorum ona göre. Neyse herşey için çok teşekkür ederim Balonkafa sana. Hayata dair tüm isteklerinin gerçekleşmesi dileyiyle. Kendine çok iyi bak.
Güzel kokulu liman demekmiş. O zamanlar tütsü fabrikaları varmış, şimdi kalmamış. Nerde o eski tütsü kokulu Hong Kong derler şimdi. Bir rivayete göre de bu liman şehrini İngilizler Çinlileri opium ile kandırıp almışlar.
Bilindiği üzere 1997 yılında Hong Kong tekrar Çin’e teslim edildi. Ancak Çin’de Hong Kong’a 50 sene hiçbir değişiklik yapmayacağının, hiçbir yasasına ve kuralına karışmayacağının sözünü vermiş. Konuşabildiğim Hong Konglulara göre (sadece iki kişi) devir teslimden sonra hiçbirşey değişmemiş. Gelecekte ne olur sorusuna ise Çinli bilge edasıyla bilinmez yorumu yapıyorlar. Geleceği aslında kimse bilemez kafaları…
Hong Kongluları biraz agresif buldum açıkçası. Sokakta yürürken itilme kakılma şansı çok yüksek. Türklük dürtülerim bir iki Hong Kongluyu tartaklamam için beni zorladı ama dünya insanı çizgimi bir iki antipatik çekik hobit için bozmadım. Fakat agresif bunlar diye genelleme yapmak yanlış olur. Güvenlik görevlileri ve polisler bana son derece yardımcı oldular. Peki nerden geliyor acaba bu agresiflik? Inanılmaz kalabalık bir şehir, her yerden insan fırlıyor. Belkide bu insanların bu halleri kalabalıktan dolayı. Geride kalırsan kaybedersin, iteklenme itekle piskolojisiyle yetiştirilmişler mi acaba? Bilemedim.
Hong Kong’un pahalı olduğunu söylediler. Ancak konaklama dışında eğer biraz yediğine içtiğine dikkat edersen ben çok ciddi bir sıkıntı göremedim. Ama tabi tatil ve seyehat kavramı herekese göre değişir. Alışveriş cenneti olduğunu doğruluyorum. Gucci’nin önünde banka emeklilik maaş kuyruklarını andıran bir durum söz konusuydu.
Victoria’s Peak a gidip tüm şehire şöyle bir yukardan bakılabiliniyor. Şehir turu için güzel bir başlangıç noktası. 150 yıllık bir tramvay ile 10-15 dakika tepeye çıkılıyor. Tepeden şehirdeki binaların ve şehir planlamasının ne kadar iyi olduğunu görebiliyorsunuz.
Balıkçı pazarının yakın bir tarihte yok olacağını söylediler. Hatta 10 sene içerisinde sadece müzede görürsünüz diye korkuttular. Bende hazır burdayken bir bakalım o zaman dedim. Tekne turu ile dolaştık balıkçı pazarını. Burada Jumbo diye denizde yüzen bir restoran var. Dediklerine göre bu hergün golf oynamaya bayılan Hong Kong’un en zengini Mr. Li Ka-shing’e aitmiş. Restoran cep yakan cinstenmiş. Bu Mr. Li’deki değirmenin suyu nerden geliyor diye sorduğumda her yerde binası, konutu var cevabını aldım. Kesin Hong Kong mafyası bence. Filmlerden öğrendiğim Mr. Li isimli bir adamın alın teriyle para kazanmasının mümkün olmadığıdır.
Tüm şehir planlamsı Feng Shui düşünelerek yapılmış. Örnek veriyorum: Denizlerin önünü kapatmak sakıncalıymış. Çünkü dağlardan gelen ejderhaların denizden su içmeleri gerekiyormuş . Yoksa şehirin basireti bağlanır para kazanılmazmış (bu opium nası bişeyse artık). Neyse Hong Kong plajının önüne bir otel yapmak istiyenler otelin ortasına kocaman kare bir delik yaparak buradan geçiversin ejderha demişler ve oteli yapmışlar.
Akşam Star Ferry i alıp Kowloon bölgesine geçtim. Hong Kong’ta her akşam 08:00’de meşhur ışıkların senfonisini izlemek gerek. Ucuz ve basit bir muzikle senkronize edilmeye çalışılan bu etkinlik yinede görülmeye değer bence. Bunun haricinde muhteşem bir metro sistemi söz konusu. Her yere metro ile gidebilirsiniz.
Bir sonraki durak Seul.
Anahtar kelimeler: dolmuş süsleme sanatı / öküz kuyruğu / ispanyol esintileri / at arabaları / volkan patlamaları / düşündürten insan manzaraları /
ÖNCE MANİLA NERESİ?
Filipinler… Bir kaç turizm acentasında lanse edilen sahil konseptli kareler dışında hiç bir çağrışım uyandırmayan ülkelerden biridir sanki. Başkent Manila da aynı şekilde işitsel ya da görsel herhangi bir kıpırdanma yaratmamıştı bugüne değin, en azından benim için. Zaten yaratsaydı bile çağrışımlarla deneyimlerin birbirleri ile örtüşmesi özellikle de konu bilinmeyen bir mekan ise oldukça düşük bir ihtimal değil midir pek çok zaman?
SONRA MANİLA’DA NELER OLMUŞ DA NELER OLUYOR?
Manila havalimanından çıkar çıkmaz toprağa henüz ayak basmışken bizi kazıklama girişiminde bulunan taksi firmasına nanik çekerek (normal fiyatın 4 buçuk katına götürüyordu bizi az kalsın) dalıyoruz şehrin içine. Yolda en çok dikkat çeken Amerikan askeriyesinden kalma jiplerin dolmuşa çevrilerek İsa’dan heavy metal tadına kadar değişkenlik gösteren süslemelerle çeşitli stillere büründürülmüş halleri.
Bir kahvecinin dışarıya konumlu masalarından birinde oturmuş kahvelerimizi yudumluyoruz… Bir yandan Asya’da yapılan kahvelere hakkını vererek kahve koymadıklarından dem vuruyor bir yandan da nereye geldiğimizi algılama çabası ile etrafı inceliyoruz ki Manila’ya ne olmuş sorusunu sorduracak ilk vakka gerçekleşiyor. Yaşları 12 civarlarında olan üç çocuk ansızın masamıza yaklaşıp, bisküvimizi gasp ediyor. Zaten nerede olduğumuzu çözmeye çalışırken bir anda neden kahve mekanının ve yolda gördüğümüz pek çok marketin de kapısında güvenlik elemanı durduğunu (o sırada yoktu bizimki) anlayıveriyoruz. Hemen sevgili atasözümüz çınlıyor kulaklarda… Biri yer biri bakar, kıyamet ondan kopar. Yıllar yılı Montinyak rejimini “Yedikçe zayıflat” olarak ilksel şekliyle uygulayan sömürgeci ülkelere laf atmadan geçilemeyecek sahneler görüyorsanız… işte burası Manila! Şehre neler olduğunu aktarabilecek daha derinlikli bir inceleme ise bu yolculukta bizim kapsama alanının dışında…
Not: Montinyak “Yedikçe zayıfla” mottosu ile bir ara diyet arenalarında meşhuur olmuş bir kimlik, aslen bir rejim programıdır ammavelakin burada mecaza bulanıp kızartması yapılmıştır.
İŞ YOKSA YEMEK DE YOK!
Kalesa adı verilen at arabası ile tıngırı mıngırı dolaşıyoruz şehri. Sürücümüz aynı zamanda geçtiğimiz her detayın tarihsel ve sosyal boyut anlatıcısı olma işini de üstleniyor. Ara sokaklara serpiştirilmiş İspanyol mimarisi ülkenin 300 yılı aşan sömürge tarihinin kalıntıları olarak halen varlığını koruyor. Geçtiğimiz bir caddenin kenarında golf oynayanlar arka fonu ile yaşayan evsiz insanlar için rehberimiz “İşin yoksa, evin de yok, yiyeceğin de” yorumunu yaparak dünyanın en kalabalık şehirlerinden biri olan Manila’nın sosyo-ekonomik durumunu bir cümle ile özetliyor.
GARSON BEY, BİR ÖKÜZ KUYRUĞU ALABİLİR MİYİM…
Geleneksel bir yemek ziyafeti verelim diyoruz… Filipinlilerin geleneksel tadı da buymuş meğer… Sulu yemek kıvamında sunulan öküz kuyruğu… Tadı? Benden “eh işte” aldı ama bu ağız tadı pek kıyas götürmez bir alan… Denk gelirseniz, deneyin… Öküzün kuyruğu da yenir mi kardeşim diyenler içinse “kelle paça, işkembe ya da beyin yeniyor da kuyruk mu yenmeyecek yauww derim ve çekilirim…
ÇATLAK PATLAK YUSYUVARLAK
Manila’dan 1-2 saatlik sürüş mesafesi ile Tagaytay bölgesine gidip, önce kayıkla bir köye ulaşıyor, oradan da volkanik bir dağa doğru tırmanışa geçiyoruz. Taal volkanik dağı. En son 1940’larda patlamış volkan hala aktif. Zirveye doğru bazı kayalıkların arasından dumanlar da çıkmıyor değil. Patlamanın ardından eskiden koni şeklinde olan alan küçük bir gölet halini almış. Baktığımız yerde eskiden koni şeklinde bir dağ olduğunu düşününce garipsemeden ve o patlama anının şiddetini düşünmeden edemiyoruz. Tabiat ana ile dalga geçilmemeli mümkünse eli öpülmeli diye saçmalayarak bir başka alemde görüşmek dileğiyle patlamalara mahal vermeden sakince kalın diyoruz…
Balonkafa Manila’dan dillendirdi…
Anahtar kelimeler: estetik ziyafet / pırıl pırıl / düzenin bale pabucu / hayvan resort’ta safari / maketsi havalar / rahat insanlar / ışıklı keyifler / şık seyirler
MAKETSEL DENEYİMLER
Yıllar yılı “yere bal dök yala” deyimi ile özdeşleşmiştir Singapur’un ne kadar temiz bir kent olduğuna dair anlatılar. Katılmamak ihtimal dışı ancak bir yandan da merak etmeden alamıyoruz kendimizi. Yauw niye kimse pırıl olma durumu bir yana ne kadar estetik bir yer olduğundan bahsetmemiş hiç? “Şehir planlaması öyle olmaz böyle olur arkadaşlar” posterleri assalar havalimanına hiç de absürd olmazmış. Bu temizlikle pekişen düzen hali bir maket atmosferi yaratarak fantastik bir his uyandırıyor. Her adımda başka bir görsel detayın cazibesine kapılabiliyorsunuz. Mimari estetiğin geceye yansıyan aydınlanmış yüzü de ışık tasarımı diye bir şey olduğunu bir kez daha hatırlatıyor hem de hiç azımsanmayacak ölçüde. Enstantane bombardımanı karşısında gözler kare şeklini çoktan almış halde, çekip alıyor şehir bizi içine…
METROPOL SAKİNLERİ
1959 yılına kadar tarih sahnesindeki başrollerin aşina imparatorluğu İngilizler’in hakimiyeti altında olan bu ada ülkesi 1963’te Malaya Federasyonu’na katılsa da Çinli nüfusunun ağırlıkta olması itibariyle 1965’te federasyondan ayrılarak bağımsız bir devlet haline geliyor. 4 buçuk milyon nüfusun yüzde 70 küsuru Çinli, % 18’e yakını Malay ve ardından da Hint kökenliler geliyor. Malezya’nın aynı oyuncularla farklı etnik oran ayarı yapılmış versiyonu gibi. Ama genel itibari ile Malezya’dan çok farklı olduğunu söylemek hiç de zor değil. Alan itibari ile küçücük fakat etki alanı açısından büyük bir ülke. Metropol sakinleri de ortamın kalabalıklaştığı bölgelerde dahi kendi halindeliğini ve kibarlığını koruyor. Bu da kendinizi özgür ve rahat hissetmenizi sağlıyor ki böylelikle her bir mekan da ayrı bir keyif veriyor.
Diyeceğim o ki; sanırım metropol demek işte bu demek…
SAFARİ Mİ, GECE Mİ?? NEY NEY???
Ultra modern bir kentte olmanın yarattığı hipnotik etkinin üzerine yarım saatlik sürüş mesafesinde yer aldığını öğrendiğimiz “night safari” konusunda meraklanmamak mümkün değildi. Safari deyince genelde daha çok ne bileyim Afrika olsun Güney Afrika olsun ama içinde Afrikalı lokasyonları olan mekanlar çağırışım yapar. Modernliğin fütüristik temsilcisi olan bir kentin size safari heyecanı sunması ne menem bir şeydir acaba diye düştük yollara. Tabii ki aynı estetik ve klas yapılanma gece safarisinin yapıldığı hayvanat bahçesinde de vardı. Hayvanat bahçesi yazmaya dilimin varması oldukça zaman aldı belki de Hayvan Resort filan demek daha uygun olur. Çoook başarılı! Ama dahası var…
TIRSSS!!!
Lokomotif tadında kurgulanmış araçlarla parkın içerisinde 20 – 30 kişi gidiyor olmak tırsma dozajını bir tık aşağıya çekmiş de olsa ikinci bölümde patika yollardan kendi başınıza çıkabildiğiniz yürüyüş deneyimi bir hayli trip. Düşünün ki bildiğiniz ormanın içerisinde yine bildiğiniz cırcır böcekleri, garip hırıltılar, çıtırtılar, ulamalar ve nını nını nını nını eklentili ormanın fon müziği eşliğinde yürüyorsunuz … Bazı noktalarda aydınlatma olsa da genel olarak her yer karanlık. Bu şartlar altında güvenlik önlemlerini sorgulamamak cidden yusufa yüksek dozda pasiflora içirmeyi gerektiriyor. Etrafta aslanlar ve kaplanlar olduğunu bilmek garip bir gerginlik yaratıyor çünkü hiç biri kafeste değil! Her hayvan kendi doğasına uygun olarak ve görünüşte doğal barikatlarla (ve tahmin ederiz ki tekno koruma sistemleri ile) en fazla 20 30 adım ötenizde takılıyor. Aslanların bulunduğu bölgeye doğru giden patika yola girmiştik ki; hırıltı ile karışık kükreme sesiyle anında geriye topuklandık. Ama kısa bir süre sonra cesaretimizi gazlayıp tekrar ileri doğru atıldık. Tırsmanın bu kadar keyif verdiği bir atraksiyon az bulunur olsa gerek. Bu arada bizim yüzümüz beyazlığı ile ortamı aydınlatırken etrafta denk geldiğimiz Asyalı arkadaşların sahil yolunda geziye çıkmış halleri de ayrı bir davaydı. Evet, belki de normal olan onlardı. Ammavelakin bir yandan da aslan bu kaplan bu canım, hiç şakaya gelmez. Aslan ve kaplan dışında dev filler, çakallar, geyikler ve adını bilmediğim tuhaf hayvanlar da resort sakinleri olarak en abartılı hali ile lokomotifin üç adım ötesinde belirebiliyordu ansızın. Kısaca çok fantastik, çok fabl, çok nefis bir deneyim!
SON SÖZÜMÜZ : “KESİNLİKLE”
Uçuş rotamız nedeniyle Singapur’da tam anlamıyla sadece bir gün geçirebildik. Ayrılırken ayaklarımız geri geri gidiyordu. Ama hemfikir olduğumuz düşünce ile bir parça avutmuştuk kendimizi: Buraya kesinlikle bir kez daha gelinesi…
Anahtar Kelimeler: Tropik İslam / Pirinçli Kültür Türlüsü / Beni kolonize etme, benle oynama / Yemek ve yemek / Batik / Misafirperveristan /
“MALEZYA’NIN KÜLTÜRÜ YOK!”
Sert bir başlık mı? Aslında yalnızca bir alıntı… Hem de orta yaşın üzerinde halis mulis bir Malezyalı’dan direkt aktarılmış ve şişirmeden çevrilmiş. Ne demek istediğini kavrayabilmek içinse önyargı vitesini boşa atıp, tarihte kısa bir tura çıkmalı:
Malezya, 500 yıl süren Hindu Krallığı’nın hakimiyetinin ardından kısa bir süre yerli köklere sahip olanlarca yönetilmiş olsa da 1500’den 1900’lerin ikinci yarısına kadar bu kez de Avrupalıların gözünden kaçamamış. Portekiz’in ardından Hollanda ardından da İngilizler son 400 yıl boyunca hüküm sürmüşler Güneydoğu Asya’nın bu tropikal ülkesinde. Nüfusunun yarısına yakını Malay, dörtte biri Çinli ve bir kısmı da Hindu kökenlilerden oluşan ülke 1957’de bağımsızlığını ilan ederek İngilizleri uğurlamış ancak İngilizceyi ikinci dil olarak hatıra niyetine saklamayı tercih etmiş. Bazen etraftaki konuşmaları dinlerken ansızın bir mucize olduğunu ve Malayca anlamaya başladığınızı düşünebilirsiniz. Ama bu bir yanılsama. Diyalog iki Malezyalı arasında olsa bile konuşma dili bir anda İngilizce olarak devam edebiliyor…
Malezya’da AFS’nin (öğrenci değişim programı) desteği ile uzunca yıllardır çeşitli ülkelerden gelen öğrencilere evini açmış olan bir ailenin yanında kaldık. Kaldığımız süre zarfında evlerinde bambaşka bir kültürü deneyimliyor olmaktan bir hayli mutlu bir Amerikalı bir de Alman öğrenci vardı. Yazının başlığı olarak alıntılanan yorum da bu ailenin babasından geldi. Uzun saatler temelde siyasi, etnik, ekonomik ve antropolojik başlıklar arasında seyir eden sohbetlerde hallaç pamuğuna dönen Malezya’ya özgü detayları bir bir ayıklama uğraşının yanı sıra bir yandan da bahsi edilmeyen alt metinlerin peşine düşmüştük. Malezyalıların Orta Asya’ya uzanan etnik kimliği Türk çağrışımları yaparak Kutadgu Bilig kafası oluşturmuyor da değildi bu arada. Bazı kelimelerin yazılışının Türkçe ile aynı olması dikkatimize ‘huhu’ diyen ayrıntılardan biri oldu.
TROPİK İSLAM
Çoğunluğu müslüman olan ülkede din pek şakaya gelecek gibi değilse de din hakkında konuşmak tabu da değil diğer taraftan; hatta favori başlıklardan biri olduğu bile söylenebilir. Bu da topraklarında palmiye barındıran her ülkenin hindistan cevizinin suyundan mıdır tatlılığından mıdır nedir bir rahatlık içerisinde olmasından kaynaklanıyor zannedersem. Konu ve içerik açısından genel olarak diyaloglarda hiç bir sıkıntı yok. Hatta genç yaşlı herkesle her konuyu konuşabiliyorsunuz (60 küsur yaşındaki Mohammed Amca ile Facebook tan bahis edilirken daha da bir algıladığım durum). Genç jenerasyon da geleneğin gönüllü takipçisi. Yani öğreten memnun öğrenen memnun gibi çok alışık olmadığımız bir durum söz konusu (Bu tabii ki bize yansıyan kısmı). Ancak bizim jenerasyon için en azından bir süreliğine de olsa öğretilegelen bilgiler karşısında anti-konvansiyonel tatlarda asi bir duruş geliştirmemek (sesli ya da sessiz) en başta bünyeye aykırı! Sanıyordum ben şahsen Malezya’ya gidene kadar…
BURASI NERESİ? KUALA LUMPUR MUUUU…???
Dünya’daki tüm kentlerin birbirine benzediği alemden aleme her yerde zikr edilen ve galeyan güdümü ile çoğu zaman da üzerinde düşünmeden onaylanan bir fikir. Ancak temelde her alemin şahsına münhasır bir çekim gücü olduğu da bahsi edilesi, baskın bir gerçeklik. O yüzden Kuala Lumpur’u hiç bir yere benzetemeyeceğim. Ancak kafamın bir köşesinde biliyorum ki burası pek bir yere de benzemiyor aslında. Üç farklı iplikle örülmüş bir desen gibi (bu üçü bile sadece en kontrast olanlar). Hiç biri tek tek ya da ikişer ikişer Malezya’yı anlatamaz. Malay, Çinli ve Hindu. Yaşam tarzından yemek kültürüne kadar her şey sıkı sıkıya örülmüş geçişlerle dolu. Açmaya çalışsanız da izi kalıyor (Ben kendimce kafamda denemeye çalıştım am çok başarılı olduğum söylenemez). Üzerine bir de kolonizatörlerindeki çeşitlililk de eklenince ortaya Malezya çıkıyor, Kuala Lumpur çıkıyor. Her bir binanın mimarisi de bu karma duruma verilmiş başka başka cevaplar sanki. Asya, Avrupa ve bir tutam da müslümanlık yoluyla Arap esintisi… E daha ne olsun ki? O zaman Kuala Lumpur olsun buranın ismi!
BİR YA DA İKİ KAPAK YUMOŞ
Ülkedeki kanunların dine yaklaşımı sosyal yaşamdakinden çok daha sert. Aynı kanunlar evliliklere de zincirini vuruyor. Başka bir dinden olan biri, müslüman olmadan müslüman biri ile evlenemiyor. Tam tersi ise ihtimal dışı. Müslüman olarak doğduysanız bu ülke sınırları içinde yaşadığınız sürece tek bir seçeneğiniz var: Müslüman olarak ölmek! Karşı kültür evliliklerinin yeni açılımlar oluşturması ile bu yaklaşımın kanunsal ve kültürel boyutta yumoşlanmasını diliyor bambaşka bir aleme geçiyoruz…
BALONKAFA Malezya’dan dillendirdi.
KO PHA NGAN
Fantastik bir kumsal, bol kepçe palmiye ve dip manzaralı deniz… Tamaaam, çekiyoruuz… Şık şık! Eveet kartpostalımız altına yazısını da koyunca tamam: Ko pha ngan. Kareye girmeyen diğer detaylar da ‘olacak gibi değil’ dedirtiyorsa günde en az üç-dört öğün, evet evet burası Ko pha ngan. Bungalowlar olsun, uygun fiyatlı iyi oteller olsun, nefis yemekler ve yine gülümseyen insanlar olsun, daha ne olsun düşüncesine ulaştırıyor eninde sonunda… Biraz abartılı mı geldi? Ama gerçekliğin zaman zaman büküldüğüne zaman zaman her birimiz şahit olmuyor muyuz? Olmayanınız varsa Ko pha ngan yolunu tutunuz ya da tutmayı aklınızda tutunuz deriz.
HALF-MOON PARTY
Adanın ünü backpacker mekanı olmasının yanı sıra ayın hallerine göre düzenlenen partileri ile de daha bir pekişmiş. Half moon partiyi yakalıyoruz. Avrupa ve Avustralya gençliği dolduruyor ormanın içerisinde Thai estetiği katılarak dekore edilmiş parti alanını. Gerisi bildiğiniz gibi… Ritmle vites atan danslar ve modlar, rengarenk vücut boyamaları (bir parça buraya özgü), içkiler, yiyecekler, yükselticiler, alçaltıcılar… Ve sabaha kadar kafanın götürdüğü yere gitmeler… Diyaloglardan anlaşılacağı üzere özellikle Avrupa ahalisinin neredeyse yazlık kıvamında gördüğü bu adaya eskaza hiç uğramamış bir Avrupalı genç olması düşükten de öte tabiri caizse anlamsız bir ihtimal. Deniz, kum, güneş üçlemesine Tayland’a özgü kozlar da eklenince elinizde royal flush oluyor. Kısacası burası gerçekten de adına yakışır şekilde kopuk bir ada. Gelinesi ve her gence yakışan o uzuuun yıllar böyle bir adada çalışmadan yaşama hayalleri kurulası.
PHUKET
İzninizle buraya küçük Bangkok diyeceğim. Ya da Yeşil Bangkok biraz daha iyi bir benzetme olabilir. Kocaman bir ada ve küçük bir şehir. Go go barlar (ladyboy diye anılan travestileri ile meşhur eğlence mekanları) ve turistler adayı kontrol eden başlıca kaynaklar denilebilir. Bir de unutmadan her yerden kulağınıza çınlayacak bir ses: Masaaajjjj!!! Ama bir yandan da masaj da masaj.
VAKA-YI TÜRK
Phuket’te meşhuuur James Bond Adası’na (film çekimlerinin yapılmış olması sebebiyle bu ismi almış) giden turistik kafilede, eşlerine haber vermeden Çin’deki iş gezilerine zamansal bir vakum hareketi çekerek Tayland’a kaçamak! yapmaya gelmiş bir grup orta yaş üstü Türk ile karşılaşıyoruz. Yol boyunca ve hatta sonrasında da yarılma efekti yaratan bu diyaloglardan (çoğu zaman monolog oluyordu aslında çünkü biz gülmekten konuşamıyorduk) yapılmış çeşitli alıntıları aşağıda bir kez daha kopmadan edemeyerekten aktarmayı sosyal sorumluluk kapsamında bir görev biliyoruz, buyurun buradan kopun:
(Ada’ya doğru giden bota binmeden önce minibüsle gittiğimiz yol üzerinde…)
- Ne var ki şimdi burda, aynı Sultanbeyli’ye benziyor…
(Gezilen bir mağaradan çıktıktan sonra…)
- Aman canım bizim Pamukkale’nin gözünü seveyim…
(Botla adaya gidilen yolda…)
- Bu motorun soğutması nerdeki acaba?
(Yolda Kleopatra plajından konu açılıyor ki…)
-
Bence o kumları Mısır’dan filan getirmemişler, bir şekilde ufalanmış kayalar onlar…
(Bir balıkçı köyünde mola verilmişken…)
- Ağbi bu çatılara boşuna yatırım yapmışlar Muson var burda akıtacak hojam bunlar…
(Ada’ya doğru giderken, neden meşhur olduğu ile ilgili efsane yorum)
- James Bond Adası’nda nemo balıkları varmış!!! (gayet ciddi)
Dip sos: Garibiz biz Türkler (kendimizi garip bulacak kadar garibiz hatta ve hatta)… Ne kafalar ne kafalar… Gezmek vaaarrr, gezmek vaarr… Algılar tıkalı ise içeri akacak olan içeriğin kaderi de ancak ve ancak sızıntı olmak ne yazık ki. Saatlerce koptuktan sonra kafamda beliren bir ihtimale de ayrıca kopuyorum: Acaba biz, bahsi geçen bu jenerasyonun ardılı olarak nasıl bir algı çıkmazı içinde olabiliriz??? Gitmek, gezmek, daha çok duymak, daha iyi dinlemek, daha geniş açılmak ve kendi açmazlarımıza karşı daha açık olmak lazım sanki…
Akılda bu hassaslıkla, Malezya’ya doğru akıyoruz…
ÖNKAFA
Kule. Kalkış izni istiyoruz. Tamam.
Anti-paralize hormon kapakları açılsın. Tamam.
Algı reseptörleri tam kapasite ile devrede. Tamam.
3 2 1… Piyuww!!!
Yolluk: Bu web yazıtları ile 80 Günde 20 Alem’in fatihi Hakan’a sosyal geçitleri aralama heveslisi Balonkafa olarak eşlik ediyor olacağım. Şimdi söz, Bangkok kafasında!
Anahtar Kelimeler: gülen insanlar – budist yaklaşımlar – nefis tatlar – pazarlıklar – tuk tuk’lar – turistik seks pazarları – pozitif havalar
KEDİSİ OLSUN… İKİZİ OLSUN…
Bir varmış bir yokmuş, Siyam diye bir diyar varmış… Aslında burası da Taylandmış. Meğersem 1939’da isimlerini “Özgürlükler Ülkesi” ne karşılık gelen Tayland olarak değiştirivermişler. İngilizlere saygı kuşağı kapsamında olsa gerek Thai(land)deyivermişler kendilerine. Başlığa antiparantez Siyam kedisi var meşhuuur. Siyam diyarında asillerin beslediği, kutsal kabul edilen tapınak bekçileriydiler bir zamanlar. Nerdeee o eski hanedanlık günleri bazıları sokakta yaşıyor artık. Onun dışında bir de Siyam ikizi diye bir kavram nüksetmiştir tıp literatürüne, yapışık olarak doğan ikizler için kullanılır ki bu deyişin nedeni de ilk hadisenin Tayland’da vuku bulmasıdır.
MUTFAKTA OLANLAR SOKAKTA OLUYOR…
Sokak kültürü dorukta yaşanıyor bu alemde. Tropikal bir iklimde yaşıyor olmak böyle bir şey olsa gerek. Üzerine bir de çoğunlukla dışarıda yemek yeme kültürü de eklenince sokakta her türlü gezici mutfak ünitesi ile karşılaşılabiliniyor. Akıllara gelen ilk soru: Pis mi? Walla orası bilinmez ama gayet lezzetli olduğu kesin. En başta sos olayını çözmüşler. Deniz mahsulleri de olacak gibi değil. Ve alınan tatlar için ödenen bedel ciddi ucuz. Tayland, akılda kalacakların yanı sıra damakta kalacak lezzetlerle dolu.
PAZARLIĞIN BABANNESİ
Pazarlık bu ülkede turistik yaşamın bir parçası değil binbir parçası. Fiyatlar ilk telaffuz edilenden 3, 4 hatta bokunu çıkarırsanız 5’te birine kadar bile düşebiliyor. Ancak bu alemde sınayacağınız pazarlık yapmadaki yeteneğinizden öte sabrınız. Bir yerden sonra ciddi bir sürmenaj sürecine girmek kaçınılmaz.
YÜZEN MARKET (I mean Floating Market)
Bir dedeye playstation konsolunu anlatabilmek bazen ne kadar tarifsiz oluyorsa (bir arkadaşımın çocuk yaştaki bu girişimi sırasında dedesinden şöyle bir cevap almışlığı vardır: Hadi cnm benlen dalga mı geçiyorsun, sen hiç oradaki adamları yönetebilir misin ) Yüzen Market kavramı da ilk duyuşta bulanık bir çağrışım yaratıyor. Yani neymiş? Yeniyi anlamak kadar bilmediğimiz bir gelenekseli anlamak da zor olabiliyormuş, yaaaa… Hareket halinde olan botlarda, ki sizin de hareket halinde bir botta olmanız gerekmekte, alışverişteki olmazsa olmaz pazarlık durumu bir oyuna dönüşüyor sanki. Hadi sen şimdi sor bana ne kadar diye, ben sana bir fiyat vereyim, sonra sen bir şey söyle lalala lololo… Lokal kültürün bir parçası olan bu marketlerin bazıları artık bir nevi turistik tesis olarak tahsis edilmiş. En komiği de aleme özgü botların içerisine dizili turistlerin birbirlerine burası nassı bir yermiş yahularının bu nereli acabalarla mikslenen ortaya karışık şaşkın bakışları.
İKİ KELİME, BİR VASITA, TAYLAND’A ÖZGÜ… TUK TUK!!!
At arabasından bozma motordan olma üç teker bu vasıta kendinden ziyade çılgın kullanıcıları ile daha bir çarpıcı hal almış. Pazarlık yoğun, gideceğiniz yere götürülmeye ikna etmek de cabası. Ancak caddelerde Tuk Tuk’la seyahat etmek gerçekten de Tayland’a özgü ve çok keyifli.
SEKSE DAİR HOŞGÖRÜ PARADOKSU
Bangkok’un bilinen diğer bir yüzü de seks turizmi. Bazı bölgelerden geçmek için mide durumunu tekrar bir gözden geçirmek lazım gelebilir. Alan memnun satan memnun durumuna saygı göstermekle birlikte durumlar estetik bakışınızı zorlayacak görselliğe ulaşınca biraz sorgulatıcı oluyor açıkçası. Barlarda ya da sokaklarda kendini servis eden kadınlardan ziyade (bazen yaş grafiği 11-12 lere kadar düşebiliyor!) buram buram seks turizmine geldim hojam kılıklı erkeklerin bardan hatun tavlamış edaları saçmalatıcı bir kafa etkisi yaratıyor. Tüm bu furyanın içerisindeki en büyük paradoks ise bu tip mevzulara bu denli hoşgörü gösteren bir toplumda karşılaştığınız manzaralar neticesi ile hoş görme parametrelerinizde oluşan tsunami etkisi.
HER ÜLKEYE BİR MÜZİK GRUBUNUN İSMİ VERİLSEYDİ TAYLAND NİRVANA OLURDU
Buda bugünleri görseydi Nirvana’ya ikinci yolculuğunu yapardı heralde. Alemde neredeyse herkes Budist ve gerçekten budist. Kavga eden iki Taylandlı görmek 80 günde 80 ülke dolaşabilmek kıvamında bir ihtimal. Gel de Budist olma!
GÜLÜMSEYİN, KLİK!
Her şeyden öte burası gülen insanların ülkesi… İnsanların gülümsemeyi unuttuğu alemlerden gelenler için ilk etapta biraz affallatıcı ve bir o kadar da iç açıcı. Roma’da Romalı gibi olun dolaylaması ile gülümsüyoruz!
80gunde20alem.com, bir multimedya seyahat günlüğü projesidir. Jules Verne’in klasikleşmiş “80 Günde Devrialem” romanının web projesi olarak yeniden yorumlanışıdır.
80 günde, 3 kıtada, Türkiye’den vize istemeyen 20 ülke gezilecek:
Asya(7 ülke) – Tayland / Malezya / Singapur / Filipinler / Hong Kong / Güney Kore / Japonya
Güney Amerika (9 ülke) – Kolombiya / Kosta Rika / Nikaragua / Jamaika / Ekvator / Şili / Arjantin / Uruguay / Brezilya
Afrika(4 ülke) – Güney Afrika / Kenya / Tunus / Fas
Her ülkede ortalama 3 – 4 gün kalınacak ve bu süre içerisinde video çekimleri yapılıp montajlanarak webisode’lar halinde siteye yüklenecek. Bunun yanında, bir de fotoğraflar yüklenecek.
Webisode’lar, alışılmış gezi programlarından farklı olarak video-art tadında olacak. Her ülke için ortalama 3 – 4 dakikalık bir video, kısa bir yazı ve fotoğraflar yayınlanacak.
Ziyaretçiler webisode’ları eşzamanlı olarak takip edebilecek, yorum yazabilecek ve hatta isteyenler istedikleri zaman projeye dahil bile olabilecekler. Nasıl mı? Turu bir yerinden yakalayıp, katılarak…
Her webisode, “geldim, gördüm, yedim” konsept akışını izleyecek. Geldim, nerede olunduğu ile ilgili iken; Gördüm, o ülke sınırları içerisinde görülmeye en değer karelerin kolajını içerecek. Yedim ise her yerin kendine has yiyecek kültürünü yansıtıyor olacak.
Projenin belli safhaları belirlenmişse de, spontane açılımlara fazlasıyla meyilli olacak.
Bakalım bu çocuk ne halt edecek?
Başına neler gelecek?
Eğlenecek mi? yoksa sürünecek mi?
Bütün parayı ilk iki ülkede bitirip geri mi dönecek?
Bize neler izletecek?
Katılanlar olacak mı?